15 Ekim 2018
E-Bültene Abone Ol!

Bir çaydanlık misali dünya

Mustafa Küçükçakan
Mustafa KüçükçakanOtel Genel Müdürü / Çevirmen
19 Ekim 2016, 18:29

1962 doğum yılım. Geride kaybolup giden yarım asırdan fazla zamanı hatırlamıyorum bile. Bana ayrılan zamanın neredeyse üçte ikisini göz açıp kapayıncaya kadar nasıl tükettim anlayamıyorum.

Kös dağının eteklerinde kurulmuş nüfusu hâlâ beş bini aşamamış, kuş uçmaz kervan geçmez toprağa bağımlı bir kasabada, çeltik, bamya ve buğday tarlalarında geçti çocukluğum.

Gençlik yıllarım üniversiteye kadar baba mesleği olan inşaat boyacılığı ile geçti. Önce kireç su ile iyice karıştırılıp süzülür, sonra toz boya ilave edilerek boş gaz yağı tenekelerine süzülür ve hemen boya pompasının tankına doldurularak duvarlar boyanırdı. Kapı ve pencereler ise önce macunlanır sonra el yapımı yağlıboya ile boyanırdı. Boya işleri başlayıncaya kadar inşaat sahibi tüm parasını bitirir ve rica minnet istenen ödemeler her daim hasat sonuna kalırdı.

Hiçbir şey hazır değildi, mümkün olduğunca en az şey satın alınırdı bizim zamanımızda. Tarlada ekilen buğday harmanda buğday tanesine dönüşür, Osman Dede’nin taş değirmeninde un olduktan sonra karakaçana yüklenerek eve gelir, yoğrulur, odun ateşinde sac üzerinde yazma ekmeği haline geldikten sonra ıslayarak ekmek halinde soframıza gelirdi.

Para ile hiç ama hiç işimiz olmazdı o yıllarda… İnsanlığın en yüce değerleriyle doluyduk.

Sonra üniversite yıllarım. O yıllarda bir öğrenciden beklenen her şeyi başarmıştım. Tam dört yıl boyunca o zamanda Güney Doğu’nun Paris’i diye taçlandırılan Diyarbakır’da gece sabaha kadar turistik bir otelde barmenlik, şehir tiyatrolarında oyunculuk derken okulumu da çok iyi bir derece ile bitirmiştim.

Ancak hayat yine de kolay teslim olmuyor bütün gücüyle geliyordu bana.

Sorun bendim. O günden beri kendimi kendimden kurtaramadım. İsteklerim, arzularım, sorumluluklarım, zorunluluklarım, beni hiç bırakmadı.

Dünyadaki her şey herkese yetiyor ancak büyük insanlığa yetmiyordu. Deniz suyu gibiydi hayat kanmıyordum. İç sıkıntısı kasıp kavuruyordu beni.

Sonra bir gün kapımı çaldı yalnızlık. Sarmaşık gibiydi. Boğazıma kadar sıkıp sarmaladı beni. Nefes alamıyordum. Ben mi en çok yalnızdım bu kocaman şehirde? Fiziki bedenimin doymak bilmez istek ve arzuları, bir türlü harekete geçiremediğim enerji bedenim, bir türlü yönetemediğim karmaşık duygu durumlarım, çıkarcı aklım insan gibi yaşadım diyemedim.

Sahi kim en çok yalnız bu şehirde? Duvarlar susuyor, konuşamıyor kendi kendine.

Yirmi milyonluk mega kent İstanbul, tuvaletin sifonunu çekiyor, anti deprasan akıyor lağım kuyularına. Boğuluyor bu şehir. Sonu ‘’hane’’ ile biten her yer dolu. Kim en çok çaresizdir, kim en çok kimsesizdir bu şehirde? Acıya bal, umuda can eyleyenler, bir lokma bir hırka yetinebilenler? Bu şehrin mezarsız ölüleri nerededir? Umut nerededir? Aşk nerededir?

Gerçekten kaç kişi vardır bu şehrin hastanesinde, meyhanesinde, kahvehanesinde,..rhanesinde, tımarhanesinde kaç kişi vardır?

Geriye dönüp baktım. Çok uzak değil yüz yıl öncesinde de sayısı tutulmayan masum ölümler, kaynayan bir çaydanlık gibi geçmiş zaman.

Nazi Almanya’sı. Etnik soy kırımlar. İşkenceler. Toplu sürgünler. Soğuk savaş döneminde komünizm ve kapitalizmin acımasız çarkları. Ekonomik krizler.

Birinci dünya savaşı henüz yüz yıl önce dokuz milyon ölü, yedi milyon kayıp, yirmi milyon yaralı. İnsanlık tarihinin en büyük ve en kanlı ikinci dünya savaşı elli milyon ölü. Karne ile dağıtılan ekmek. Hiroşima’da hava bombardımanı, yüz kırk bin ölü.

Kralllar, krallar, krallar… Bu günün kralları… Ölüm fermanı yazıp, çizip, imzalayanlar.

Cervantes ‘in Donkişot romanında yazıldığı gibi başını sokacak dam altı bile bulamayacak.

Tarih bir gün insanlığın öcünü alacak.

Not: Yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarlar sorumludur. www.turizmajansi.com ile bağlantı kurulamaz; site sorumlu değildir.
Yorumlar
İlk yorum yapan siz olun.
 
  Yorum için en fazla 1000 karakter girişi yapılabilir!
captcha