Yazarlar (Turizm Meclisi)

Turizmde 12. adam olabilmek...

Handan Atamer Engin
Handan Atamer Engin
Kites Group CMO

Dünyanın bir sabah hiçbir şey olmamış gibi uyanıp, birkaç saat içinde tamamen değişebileceğini anlatan filmleri bir zamanlar abartılı bulurdum. Z Dünya Savaşı da öyleydi benim için. Brad Pitt’in oradan oraya koştuğu, şehirlerin bir anda boşaldığı, havaalanlarının kilitlendiği o sahneleri izlerken insan ister istemez “bu kadar da olmaz” diyor. Ama dünyanın geldiği, hatta yer yer çıldırdığı noktada… artık o sahneler bana hiç de acayip gelmiyor. Çünkü her sabah neye uyanacağımızı bilmediğimiz bir dünyada yaşıyoruz.

Filmin asıl meselesi ise o kaos değil aslında. Asıl mesele, o kaosun karşısında ikiye ayrılan insanlar: Hiçbir fikri olmayanlar ve bir ihtimal “ya olursa?” diye önceden düşünmüş olan küçük bir grup.

Aslında bu tam da bazı yönetim sistemlerinde “12. adam” denilen rolün yaptığı şey. Herkes aynı yönde düşünürken, bir kişinin görevi sadece tersini düşünmek. En kötü ihtimali masaya koymak. Kimsenin konuşmak istemediği senaryoları zorla konuşturmak. Çünkü öğrenmişlerdir ki krizler, kimsenin ihtimal vermediği yerden gelir.

Filmi izlerken fark etmeden şu soruyu soruyorsun kendine: Gerçekten hazırlıklı olmak ne demek? Ve daha önemlisi, kim buna gerçekten kafa yoruyor? Sonra televizyonu kapatıyorsun, hayatına dönüyorsun ve aradan çok geçmeden kendi sektöründe aynı sahneyi birebir yaşamaya  başlıyorsun.

Turizmde bir kriz daha...
Telefonlar çalıyor, mesajlar düşüyor, herkes aynı cümlelerle birbirine dokunuyor: “Sizde durum ne?”, “İptaller başladı mı?”, “Şimdi ne yapacağız?” Oysa ironik olan şu ki, bizim sektörde artık sürpriz sayılabilecek hiçbir kriz kalmadı. Körfez Savaşı’ndan terör olaylarına, ekonomik dalgalanmalardan depremlere, yanardağ külünden pandemiye kadar, neredeyse bu coğrafyanın ve dünyanın yaşayabileceği her şeyi gördük. Hatta bazen tek tek değil, paket halinde yaşadık. Zombiler ve Uzaylıları da görürüz diye umut ediyorum bir yandan.

Ama ne garip, hâlâ her seferinde ilk kez oluyormuş gibi davranıyoruz.
Turizm sektörü olarak bizim en büyük problemimiz krizlerin varlığı değil, krizlere verdiğimiz refleks. Çünkü biz KRİZLERİ YÖNETMİYORUZ, KRİZLERE YAKALANIYORUZ. Ve her seferinde aynı döngüyü yaşıyoruz: panik, hızlı karar, hızlı vazgeçiş ve ardından unutma. Oysa KRİZ YÖNETİMİ dediğimiz şey, kriz anında yapılan bir toplantı değil, kriz yokken yazılmış bir senaryodur. Senaryo yoksa, refleks devreye girer. Bizim refleksimiz ise maalesef çoğu zaman teslimiyet.

Bunun en net örneğini iptal süreçlerinde görüyoruz. Daha talep gelir gelmez, karşı tarafın korkusunu satın alıp, “HAKLISINIZ” diyerek iptali onaylamak aslında sadece bir rezervasyonu kaybetmek değildir. Bu, aynı zamanda “EVET BİZ DE GÜVENLİ DEĞİLİZ” demektir. Oysa dünyanın hiçbir noktası mutlak güvenli değil. Japonya gibi deprem gerçeğiyle yaşayan bir ülke bile turizmini “risk” üzerinden değil, “hazırlık ve sistem” üzerinden anlatıyor.

Endonezya, Bali’de zamanında yaşanan terör saldırılarını hatırlayan var mı? Ya da doğal afetleri. Tüm bunların ardından turizm iletişimini hızla yeniden kurgulayarak, kriz sonrası dönemde güvenli destinasyon algısını güçlü kampanyalar ve uluslararası iş birlikleriyle yeniden inşa etti. 

Ama belki de en çarpıcı örneklerden biri Mısır. Hatchepsut Tapınağı’nda yaşanan katliam gibi saldırının ardından turizm neredeyse durma noktasına gelmişti. Buna rağmen Mısır geri çekilmedi. Aksine, dünyaya dönüp “BİZ BURADAYIZ” demeyi seçti. Kültürel mirasını daha güçlü anlatan kampanyalar, Ramses ve antik Mısır teması üzerinden yeniden kurulan bir hikâye dili, uluslararası projeler… Ve bugün bakıyorsun, sadece müzeleriyle bile yarattıkları algı başlı başına bir güven unsuru. Üstelik coğrafi olarak savaşa bizden çok daha yakın olmalarına rağmen. Bugün GEM (Grand Egyptian Museum) ile yarattıkları etki bunun en güncel örneği. Bölge olarak risk algısının çok daha yüksek olduğu bir coğrafyada olmalarına rağmen, uluslararası pazarda rezervasyonlar akmaya devam ediyor. Hatta iptal refleksi neredeyse yok denecek kadar az. Çünkü onlar yıllardır tek bir şeyi çok iyi yapıyor: Güveni anlatmak, hikâyeyi büyütmek ve geri adım atmamak.

Benzer bir refleksi Fas’ta da gördük. 2023’te yaşanan 7 büyüklüğündeki deprem sonrası, şehirlerde hayat normal seyrinde devam ederken, iptal edenlerin büyük çoğunluğu ne yazık ki Türk pazarıydı. Ve sadece 20 gün sonra, 50 bine yakın katılımcının yer aldığı Dünya Bankası toplantısının iptal edilmeden Marakeş’te gerçekleştirilmesi, ülkenin “biz ayaktayız” mesajını tüm dünyaya net bir şekilde vermesini sağladı.

Çünkü bazı ülkeler krizden sonra sessizleşmez.
Aksine, daha yüksek sesle konuşur.
Yani mesele riskin varlığı değil, o riskin nasıl yönetildiğini anlatabilmek.Yani mesele riskin varlığı değil, o riskin nasıl yönetildiğini anlatabilmek.

Bizim burada yapmamız gereken ilk şey çok net: İptali bir refleks olmaktan çıkarmak. Kendimiz önce güvenli olduğumuzu dünyanın diğer ülkelerinden farklı ekstra bir risk taşımadığımıza ikna olmamız.

İptal talebi geldiğinde anında kabul etmek yerine alternatif üretmek zorundayız. Tarih değişikliği, rota kaydırma, güvenli bölgelerin net şekilde anlatılması… Bunların hepsi birer satış tekniği değil, kriz yönetimi aracıdır. Çünkü kriz anında en değerli şey güven duygusudur ve bu duygu ancak netlik ve sakinlikle kurulabilir.

İkinci mesele, yıllardır konuştuğumuz ama bir türlü hayata geçiremediğimiz yapısal adımlar. KDV indirimi bunların başında geliyor. Özellikle yurtdışından gelen misafirler için rekabetçi bir avantaj yaratmak istiyorsak, MICE segmentinde KDV iadesi gibi uygulamalar artık ertelenmemeli. İç pazarda ise daha düşük KDV oranları, talebi canlı tutacak en hızlı ve etkili araçlardan biridir. Bu sadece sektörün değil, ülke ekonomisinin de lehine bir adımdır. Ama biz bunu her krizde konuşup, kriz geçince unutuyoruz.

Algı yönetimi tarafında ise hâlâ yüzeyde kalıyoruz. Oysa dünya bunun en güçlü örneklerini çok net şekilde ortaya koyuyor. Covid sonrası dönemde Dubai’nin yaptığı iletişim çalışmaları buna iyi bir örnek. Şehir kapanmak yerine kontrollü şekilde açık kalmayı seçti ve bunu dünyanın en büyük influencer ağlarıyla, ama rastgele değil, stratejik olarak seçilmiş isimlerle anlattı. Mesaj çok netti: “Hayat burada devam ediyor ve kontrol altında.” Bu çalışmaların ortak noktası, plansız görünürlük değil, stratejik güven üretimiydi.

Bizim de artık influencer değil, “GÜVEN ELÇİSİ” seçmemiz gerekiyor. Sadece takipçi sayısı yüksek diye değil, söylediği sözün karşılığı olan insanlarla çalışmak zorundayız. Çünkü kriz anında bir paylaşım değil, bir duruş satın alınır.

Bir diğer önemli başlık ise elimizdeki en güçlü araçlardan biri olan milli hava yolumuz. Dünyanın en fazla noktasına uçan bir yapıdan bahsediyoruz. Ama kriz iletişiminde bu gücü neredeyse hiç kullanmıyoruz. Oysa doğru kurgulanmış kısa film serileri, barış teması etrafında şekillenen hikâyeler ve gerçek zamanlı içeriklerle, “ulaşılabilir ve güvenli ülke” algısını çok daha güçlü bir şekilde anlatabiliriz. Turizm artık sadece destinasyon satmıyor; duygu, hikâye ve güven satıyor.

Ve belki de en kritik eksik: sistem.

Kurumların içinde gerçek anlamda çalışan kriz yönetimi birimleri yok. Oysa olması gereken çok net. Sürekli çalışan, senaryo üreten, alternatif pazarları analiz eden ve her an devreye girebilecek bir yapı. Ve bu yapının içinde mutlaka bir “12. adam” olmalı. Herkes aynı yönde düşünürken, birinin çıkıp “ya yanlışsa?” demesi gerekiyor. Çünkü krizler genelde beklenen yerden değil, göz ardı edilen ihtimallerden gelir.

Bugün geldiğimiz noktada artık şunu açıkça söylemek gerekiyor: Biz kriz yaşamıyoruz, biz hazırlıksız yakalanma alışkanlığımızı sürdürüyoruz. Ve bu alışkanlık, krizlerin kendisinden daha büyük bir risk. Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi: 
Bir sonraki krizde yine “şimdi ne yapacağız?” mı diyeceğiz…
yoksa ilk kez gerçekten hazır mı olacağız?

Çünkü mesele aslında kriz değil. Mesele, her sabah neye uyanacağımızı bilmediğimiz bir dünyada hâlâ plansız yaşamayı tercih etmek.
Ve belki de en çarpıcı gerçek şu: Krizler her zaman yaşandığı yerde büyümez, en çok da zihinlerde büyür.

Ben ise bu satırları, krizin konuşulduğu değil, hayatın devam ettiği bir yerden yazıyorum.
Marakeş’ten bildiriyorum.

Yorumlar (0)