Yazarlar (Turizm Meclisi)

Bir tık mı, bir sektör mü?  Tüketicinin teminatı kimde?

Handan Atamer Engin
Handan Atamer Engin
Kites Group CMO

Son günlerde TÜRSAB’ın online seyahat platformlarına karşı başlattığı erişim engeli süreci üzerinden kopan fırtınayı izliyorum. Booking’le başlayan, Hotels.com, Airbnb, Expedia, GetYourGuide, Viator, Agoda, Trip.com ve benzerlerine uzanan bu adım sosyal medyada “tüketiciye darbe” başlığıyla dolaşıyor. Peki gerçekten öyle mi? Yoksa yıllardır sessizce büyüyen büyük bir haksızlığın nihayet adı mı konuyor?

En baştan net olmakta fayda var: Bu hamle geç kalmış ama son derece doğru bir hamledir. Çünkü ortada yalnızca bir rezervasyon kolaylığı tartışması yok; ortada emek var, istihdam var, vergi var, sorumluluk var ve en önemlisi tüketicinin teminatı var. Online platformlar Türkiye’de milyarlarca liralık satış yaparken ne ofis açıyorlar, ne personel çalıştırıyorlar, ne de sektörün yükünü omuzluyorlar. Ama kazanç söz konusu olduğunda pastanın en büyük dilimini alıp gidiyorlar. Risk kimin, mağduriyet kimin, kriz kimin omzunda kalıyor sorusunun cevabını ise pandemi çok net verdi.

O dönemde bu portallardan satın alım yapan binlerce kişi karşılarında muhatap bulamadı; iade alamadı, yetkiliye ulaşamadı, çözüm göremedi. Biz ise seyahat acenteleri olarak gece gündüz demeden havayollarıyla, otellerle, tedarikçilerle görüştük; kendi nakdimizi riske attık, aylarca uğraştık ve yolcularımızın parasını tek tek geri aldık. Evet, arada fırsatçılık yapan birkaç acente çıktı ama sistemin geneli tüketiciyi korudu. Bunu pandemi döneminde TÜRSAB’da acente şikayet biriminin en yetkili noktasında görev yapmış, masanın hem önünü hem arkasını görmüş biri olarak söylüyorum.

Üstelik bir seyahat acentesi tüketiciyle ilgili bir sorun yaşadığında yalnızca vicdanıyla değil, hukuki yaptırımlarla da karşı karşıyadır. TÜRSAB’ın, Turizm Bakanlığı’nın ve Ticaret Bakanlığı’nın ciddi denetim ve cezai yaptırımları vardır. İşte tam da bu yüzden şunu net söylemek gerekir:
Bugün onca tepki gören, sosyal medyada eleştirilen, hatta hedef haline getirilen TÜRSAB ve seyahat acenteleri, işin gerçeğinde tüm yaptırımları ve sorumluluklarıyla tüketicinin tek gerçek teminatıdır.

Ve tüm bu tablonun içinde görmezden gelinen bir başka büyük adaletsizlik daha var: vergi. Bir tarafta Türkiye’de ofis açan, personel çalıştıran, SGK ödeyen, stopaj ödeyen, KDV ödeyen, kurumlar vergisi ödeyen ve her yıl denetlenen seyahat acenteleri duruyor. Diğer tarafta ise bu ülkeden milyarlarca liralık satış yapıp neredeyse tek kuruş vergi bırakmadan kazancını yurtdışına aktaran platformlar. Emek burada, yük burada, sorumluluk burada, vergi burada; kazanç ise offshore hesaplarda. Bunun adı inovasyon değil, açık açık emek hırsızlığıdır.

Bu noktada önemli bir detayı da atlamamak gerekir: Zamanında bu portallar tarafından, onlara açılan bazı davaların geri çekilmesi için TÜRSAB’a milyonlarca dolarlık (yaklaşık 5 milyon USD seviyesinde) teklifler götürüldüğü sektör içinde bilinen bir gerçektir. Buna rağmen TÜRSAB tarafından asla geri adım atılmadı. Bu duruş, parayla bastırılacak ya da pazarlık konusu yapılacak bir mesele değil; sektörün onuru ve kamunun hakkı adına sergilenen bir dik duruştur.
Ancak dürüst olmak gerekirse mesele sadece dışarıdan gelen bu haksız rekabetle sınırlı değil. Tüketicinin bazı seyahat acentelerinden yaşadığı kötü deneyimler sonrası bu platformlara yönelmesini de tamamen haksız bulmuyorum. Çünkü sektörün içinde yıllardır altını çizdiğim ciddi bir ayrım var: bir tarafta turizmi bir meslek olarak yapan, sorumluluk alan, kriz yöneten, yolcusunu kendi ailesi gibi sahiplenen profesyoneller; diğer tarafta ise “ha tur satmış ha limon satmış” mantığıyla günü kurtaranlar. Satışı yapıp ortadan kaybolanlar, sorun çıktığında telefonu kapatanlar ne yazık ki tüm sektörün algısını zedeledi.

Ama işin bir de bugün yüksek sesle isyan eden tarafına bakalım. Bir grup var ki üç beş kuruş servis ve hizmet bedeli ödememek adına kendi rezervasyonunu yapıyor, sonra da yılların saha deneyimini bedavaya kullanmak için kapımızı çalıyor; “şurada ne yaparız, burada ne önerirsin” diyerek ücretsiz danışmanlık bekliyor. Açık konuşalım: bu bilinçli tüketici davranışı değil, fırsatçılıktır.

Diğer tarafta ise yıllarca her başları sıkıştığında “bizi satın” diye acentelerin kapısını aşındıran ama işler yoluna girince bütçelerini acentelere değil, bu platformlara aktaran otelciler var. Daha düne kadar Airbnb konusunda haklı olarak ayağa kalkan, “haksız rekabet” diye isyan eden bu kesimin bugün online platformlar söz konusu olduğunda sessizleşmesi hatta taraf değiştirmesi, samimiyet sorgulamasını da beraberinde getiriyor. 

Kendilerine dokunduğunda sektör meselesi olan şey, 18 bin acenteye ve Türkiye’ye gelen turistin yaklaşık %95’ini getiren seyahat acentelerine dokunduğunda “tüketici özgürlüğü”ne dönüşüyorsa, burada ciddi bir çifte standart vardır.

O yüzden mesele ne internet düşmanlığıdır ne de dijitalleşme korkusu. Mesele adaletsizliğe dur demektir. Mesele bir sektörün emeğini, istihdamını, vergisini ve tüketici güvenliğini korumaktır. Seyahat acenteliği esnaflık refleksiyle değil, profesyonel bir meslek bilinciyle yürütülmeli; eğitimle, etikle, şeffaflıkla güçlenmeli ve yanlışın karşısında hem içeride hem dışarıda durabilmelidir.
Bugün TÜRSAB’ın attığı bu adım yalnızca acenteleri değil, aynı zamanda devletin vergi düzenini, adil rekabeti ve kayıtlı ekonomiyi de korumaktadır. Bu nedenle hem sektör adına hem de kamunun hakkı adına bu davada dik duran TÜRSAB’a teşekkür etmek gerekiyor.

Bir tıkla alınan seyahat kolay olabilir ama kriz anında görünen tek güvence yine seyahat acenteleridir. Bu dava internetle değil adaletsizlikle ilgilidir; yasakla değil dengeyle ilgilidir; gericilikle değil sektörel onurla ilgilidir.

Asırlardır alışverişin yalnız kazançla değil sorumlulukla yapıldığı bu şehirden;
İstanbul’dan bildiriyorum.
 

Yorumlar (0)