Yeni yılın ilk günlerinde insan bazen tuhaf bir yerden yakalanıyor. Açıkçası, 2026’ya böyle bir konuyla girmek benim için de biraz garip. Ama bazen yazılar insanın planından değil, karşısına düşen küçük bir detaydan doğuyor.
Bu yazı da öyle çıktı. Huysuz ve Uykusuz program ortağım, sevgili dostum Mehmet Gem’in gece yarısı gönderdiği kısa bir videodan. Soru çok basitti ama oldukça rahatsız ediciydi: Sanat eserleri en çok ne zaman değerlenir?
Cevap net: Refah dönemlerinde değil. Belirsizliklerin arttığı, büyük kırılmaların hemen öncesinde. Bu noktada işi kişisel yorumuma bırakmadım. Biraz kurcaladım: büyük kırılmaların öncesinde sanat tarafında ne olmuş diye. Karşıma çıkan tablo gerçekten çok ilginçti. Ekonomik ve siyasi krizlerin eşiğinde, sanat piyasasında rekor satışlar yaşanıyordu. İnsanlar paranın kendisinden çok, anlamı olan, kalıcı ve elde tutulur bir şeye yöneliyordu.
Yeni bir yılın ilk yazısının böyle bir yerden başlaması alışıldık değil, kabul. Ama tam da bu yüzden doğru yerden başlıyor.
Bu noktadan sonra ister istemez şu soru geliyor: Peki neden? Neden dünya sallanmaya başladığında, paranın en kırılgan olduğu anlarda sanat eserleri bu kadar değerleniyor?
Cevap, ekonomiden çok insan psikolojisinde yatıyor. Belirsizlik artınca insanlar hız değil, tutacak bir şey arıyor. Para el değiştirir, sistemler çöker, dengeler bozulur; ama bir sanat eseri, bir kültürel miras değerinden kaybetmiyor. Sanat o anlarda lüks olmuyor; sığınak oluyor.
1929 Büyük Buhranı öncesinde Avrupa ve Amerika’da sanat koleksiyonlarının el değiştirme hızına bakınca tesadüf gibi duruyor ama biraz okuyunca bunun rastlantı olmadığı görülüyor. Ekonomi sallanmaya başlamadan hemen önce, insanlar başka bir yerden sezmiş gibi davranıyor. Para dolaşıyor ama birileri kendine daha sağlam bir liman arıyor. Sanat tam da orada duruyor.
2008’de yaşananlar bu hissi iyice netleştiriyor. Küresel finans krizi patladığı hafta Damien Hirst’in Sotheby’s’te 200 milyon doların üzerinde rekor satış yapması insanın aklını kurcalıyor. Dünya ekonomik olarak sarsılırken, sanat aynı gün en yüksek değeri ile sahnede.
2020’de bu tablo bir kez daha, ama bu kez bambaşka bir biçimde karşımıza çıkıyor. Pandeminin hemen öncesinde, sanat piyasası zaten hareketli. Sonra bir anda fiziksel dünya duruyor. Sergiler kapanıyor, müzeler susuyor, yolculuklar askıya alınıyor. Ama sanat bu kez yön değiştiriyor. Dijital işler, NFT’ler, kısa sürede popüler hale geliyor. Mekanlar kapansa da sanat sahneden inmiyor.
Sanatın ne zaman değer kazandığı meselesini kurcalarken gücün tuhaf tarafına da denk geliyorsunuz. Mesela Hitler. Oldukça rahatsız edici bir örnek ama pas geçilecek gibi de değil. Ressam olma hayaliyle kapıdan dönen birinin, iktidara gelir gelmez Avrupa’nın dört bir yanından sanat eserlerini toplatmaya başlaması insanın aklını kurcalıyor. İşgal edilen şehirlerde bir yandan modern sanatı “dejenere” diye aşağılıyor; Kandinsky’leri, Chagall’ları depolara kapatıyor. Öte yandan Rönesans tablolarını, klasik heykelleri, “yüksek sanat” diye tanımladığı işleri Linz’te kurmayı hayal ettiği devasa müze için saklıyor.
Garip bir çelişki bu.
Sanatı küçümseyen bir ideoloji, aynı anda onu titizlikle sınıflandırıyor ve koruyor. Bugünden bakınca insanın aklı almıyor ama şu da bir gerçek: Bugün müzelerde gördüğümüz pek çok eser, belki de o karanlık dönemde yok olup gitmekten böyle kurtuldu. Kimisi sürgünle, kimisi depoyla, kimisi yasakla hayatta kaldı. Sanat bazen özgürlükle değil, takıntıyla korunmuş olabilir ama yine de korunmuş.
Belki de tam bu yüzden sanatın değeri hiçbir zaman sadece parayla, dönemle ya da şartlarla açıklanamıyor. Kimi zaman krizle, kimi zaman güçle, kimi zaman da takıntıyla korunuyor ama sonuç değişmiyor: Sanat bir şekilde hayatta kalıyor. Ve ne zaman hayatta kalmayı başarırsa, insanı da peşinden sürüklüyor.
Bu örnekler yan yana gelince müze yatırımları, kültürel mirasın yeniden öne çıkması ya da ülkelerin hikayelerini daha yüksek sesle anlatma ihtiyacı da bu yüzden şaşırtıcı gelmiyor bana. Sanat, müzede durduğu sürece güçlü ama insanla temas ettiğinde asıl etkisini gösteriyor. Duvarlardan çıkıp sokağa karıştığı anda, bir şehri sadece görülen değil, hissedilen bir yere dönüştürüyor.
Buradan sonra konu elbette turizme geliyor. Çünkü turizm, uzun zamandır yalnızca “gidip görmek”ten ibaret değil. Bugünün gezgini bir yeri tüketmek değil, okumak istiyor. O şehrin hangi hikayelerle ayakta durduğunu, hangi dönemleri sessizce atlattığını, neyi gururla sergileyip neyi sakladığını merak ediyor.
Bunu en net gösteren yerlerden biri de Mısır’daki Grand Egyptian Museum (GEM). Bu yapı sadece devasa bir müze değil; Mısır’ın binlerce yıllık hafızasını bugünün dünyasına yeniden anlatma biçimi. Ziyaretçi orada yalnızca eser görmüyor; Mısır’ın bugün kendini dünyaya nasıl anlattığını fark ediyor.
Fas’a baktığında bunu en net hissettiren ülkelerden biriyle karşılaşıyorsun. Binlerce yıllık medinalar, kasbahlar, UNESCO listesine girmiş miras alanları orada yalnızca korunmuyor; bildiğin hikayeye çevriliyor. Atlas Okyanusu kıyısındaki Rabat gibi şehirlerde mimariyle arkeoloji, eski kent dokusuyla modern müzeler yan yana duruyor ve bu yan yanalık tesadüf değil. Son yıllarda yapılan kültürel alandaki yatırımlar, şehirleri yaşayan bir hikâyeye dönüştürmeye odaklanıyor.
Avrupa’da kültür turizmi denince akla ilk gelen ülkelerden biri olan İtalya, dünyada en fazla UNESCO Dünya Mirası alanına sahip ülke olarak öne çıkıyor. Bu miras sayesinde İtalya, kültür turizmi açısından dünyanın en güçlü destinasyonlarından biri olmaya devam ediyor.
Artık destinasyonlar kendilerini yalnızca doğal güzelliklerle değil, kültürel hikaye ve bağlamla tanımlıyor. Turizm, sanatta olduğu gibi içi dolu bir deneyim arayanların tercihi haline geliyor. Gezginler artık sadece fotoğraf çekmek için değil, bir yerin ruhunu anlamak için yola çıkıyor.
Bu tabloya bakınca tek bir şey öne çıkıyor: Destinasyonlar artık yalnızca göstererek değil, anlatarak var oluyor. Turizm, sanatın ve kültürün sunduğu bağlamla birlikte değer kazanıyor. Yani destinasyonlar artık zekayla okunuyor.
Bu yüzden klasik turizm dili hızla anlamını yitiriyor. Destinasyonlari broşürlerde anlatan, fotoğraf toplamaya odaklanan yaklaşımlar yerini daha derin bir arayışa bırakıyor. Bırakmak zorunda. İnsanlar artık manzaradan çok hikayeleri öğrenmek istiyor. “Burada neden böyle?” sorusu, “burada ne var?” sorusunun önüne geçiyor.
Sanatta gördüğümüz bu yönelimle turizmde yaşanan dönüşüm aslında aynı yerden besleniyor. Zor zamanlarda insanlar eğlenmekten vazgeçmez ama yüzeyselliğe tahammülü azalır. Deneyimin içeriğinin dolu olmasını ister, hikayedeki arka planı arar.
Galiba tam da bu yüzden bugün en çok dikkat çeken yolculuklar yüksek sesle pazarlananlar değil; hikayesi olanlar. Bir müzeyi gezmekle, o müzenin hangi tarihsel kırılmanın ardından şekillendiğini bilmek arasındaki fark tam da burada ortaya çıkıyor.
Yeni yılın ilk yazısına sanat ve kriz ilişkisiyle girmek hala kulağa tuhaf geliyor olabilir. Ama belki de zamanın ruhu tam olarak bunu söylüyor. Büyük dönüşümler gelmeden önce dünya kendini önce kültürde, sanatta ve hikayelerde ele verir. Ekonomi rakamlarla konuşur; sanat ise sezgilerle.
Bazen iyi sorular, uykusuz bir gecede gelen kısa bir videoyla başlar. Bazen de bir yazı, planlandığı için değil, zamanı geldiği için yazılır.
Sanat ve turizmin birlikte anlattığı bir zaman diliminden, İstanbul’dan bildiriyorum.