Yazarlar (Turizm Meclisi)

Turizmin Görünmeyen Cephesi: Algı Savaşları

Handan Atamer Engin
Handan Atamer Engin
Kites Group CMO

Orta Doğu’nun kadim denklemleri yeniden hareketlendi. İran, Suriye ve ABD arasında gerilim tırmanırken, dünya kamuoyu diplomatik senaryolara kilitlenmiş durumda. Ancak bu sıcak gündem, yalnızca siyasi değil, ekonomik ve sosyal sonuçlar da üretiyor. Özellikle de turizm sektörü için…

Türkiye, bu coğrafyada hem Doğu’nun komşusu hem Batı’nın vitrini olma sorumluluğunu taşıyor. Jeopolitik konumunun kazandırdığı bu ayrıcalıklı rol, kriz anlarında ciddi bir kırılganlığa da dönüşebiliyor. Sınırların ötesinde patlayan her bomba, yalnızca güvenlik bültenlerine değil, otel rezervasyonlarına, uçuş tercihine, seyahat kararlarına da yansıyor.

Bugün gelinen noktada, Türkiye turizmi yalnızca destinasyon pazarlamıyor; bir güven duygusu satıyor.

Hafızaya Dönüş

Türkiye’nin yakın tarihi, bölgesel çatışmaların turizm üzerindeki etkilerini defalarca deneyimlemiş bir sektörle çevrilidir:

* 1991 Körfez Savaşı’nda Türkiye savaşın doğrudan tarafı olmasa da, turizm gelirlerinde yüzde 50’yi aşan bir kayıp yaşandı.

* 2003 Irak Savaşı sırasında, özellikle Güneydoğu ve GAP Bölgesi’nde turizm faaliyetleri durma noktasına geldi.

* 2012’de Suriye iç savaşıyla birlikte sınır illerindeki tüm kültürel turizm hatları kapandı.

* 2015’te Rusya ile yaşanan uçak krizi sonrası Antalya eksenli incoming pazarı neredeyse sıfırlandı.

Bugün de benzer bir tehdit Türkiye’nin algısal güvenliğini yeniden gündeme getiriyor. Gerilim her ne kadar sınır ötesi olsa da, algı sınır tanımıyor. Haritadaki yakınlık, rezervasyon kararlarını doğrudan etkiliyor. Turist; vize şartlarını değil, haber başlıklarını okuyor. Seyahat danışmanından çok, dijital medyadan etkileniyor.

Sayılar Güncel, Risk Gerçek

2024 sonu itibarıyla Türkiye, 62,3 milyon ziyaretçiye ve 61,1 milyar dolar turizm gelirine ulaştı. 2025 hedefi ise 65 milyon ziyaretçi ve 64 milyar dolar gelir. Bu, iddialı ama ulaşılabilir bir hedef. Ancak hedefe giden yol, yalnızca tanıtım filmleriyle değil, kriz yönetimiyle açılabiliyor.

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un son açıklamalarına göre, kişi başı gecelik turizm geliri 2017’de 75 dolarken 2024’te 106–108 dolar aralığına yükseldi. 2025 hedefi ise 116 dolar. Bu yükseliş, yalnızca sayısal büyümeyi değil, turizmde niteliksel dönüşümü de hedefliyor. Ancak nitelikli turizmin en temel ihtiyacı: sürdürülebilir güven ortamı.

Ne yazık ki bugün, sınır güvenliği kadar algı güvenliği de tehdit altında.

Tek Sorun Sınır Değil, Sistem

Türkiye’nin turizm haritası, hâlâ üç şehir ekseninde şekilleniyor. İstanbul, Antalya ve Muğla, gecelemelerin yüzde 85’ini barındırıyor. Oysa Türkiye’nin 81 ili var; 78’i, potansiyelini turizme dönüştürememiş durumda.

2024’te 49 pazarda toplam 1,4 milyon geceleme kaybı yaşandı. Düşüşlerin büyük kısmı, yine bu üç şehirde yoğunlaştı. Bu durum, sistemin ne kadar merkezileştiğini ve kriz anlarında ne kadar kırılgan hale geldiğini gösteriyor.

Bu bağlamda yalnızca dış tehditler değil, iç yapı da yeniden değerlendirilmeli. Turizm, genişletilmediği sürece derinleşemez. Derinleşemeyen bir sektör ise, ilk sarsıntıda yüzeye vurur.

Algı Güvenini Kim, Nasıl Koruyor?

Jeopolitik risk, bölgesel bir kader olabilir; ancak algı yönetimi, ulusal bir tercihtir. Bu tercihi doğru yapan ülkeler, krizleri sadece atlatmakla kalmıyor, hatta onlardan güçlenerek çıkabiliyor.

Türkiye’nin kriz refleksi genellikle “bekleyip geçmesini umut etmek” şeklinde gelişiyor. Oysa bu tutum, sadece bilgi boşluğu yaratmıyor, aynı zamanda kontrolsüz haber akışına, manipülasyona ve seyahat tercihlerinde belirsizliğe yol açıyor. Bu süreçte kazanılan ya da kaybedilen şey, sadece turist değil: bir ülkenin itibarıdır.

Mısır, Arap Baharı sonrası sert bir turizm çöküşü yaşadı. Ancak 2018’den itibaren başlattığı “Experience Egypt” kampanyasıyla yalnızca piramitler değil, kültürün, tarihin ve halkın barışçıl sesi anlatıldı. Medya üzerinden yayılan kriz görüntüleri, doğrudan ve sade mesajlarla dengeye çekildi. Üstelik bunu yaparken sosyal medya fenomenlerine değil, kendi ürettiği kurumsal içeriklere ve lokal anlatılara odaklandı.

Yunanistan, 2008 ekonomik krizinde bile turizm iletişimini kesintiye uğratmadı. "Kriz içindeyiz ama Yunan adaları hâlâ sizi bekliyor" tonundaki doğrudan söylemlerle açık iletişim kurdu. Dürüstlük ve şeffaflık, turist nezdinde daha fazla güven yarattı. Bugün Atina ve Selanik’in yeniden yükselen destinasyonlar olması, bu iletişim kültürünün sonucudur.

Fas, 2023 Marakeş depremi sonrasında sarsıntının ortasında dahi hızla pozisyon aldı. Resmi makamlar, turizm sektörüyle birlikte aynı anda konuştu. “We Are Still Here – And Open” söylemi, yalnızca açık otelleri değil, dayanıklı bir ülkeyi pazarladı. O kriz, doğru anlatıldığı için destinasyon sadakati bile oluştu.

Bunlar kriz iletişiminde ilk aklıma uluslararası örnekleri.

Peki Türkiye Ne Yapmalı?

Aslında birçok teknik altyapımız mevcut. Güvenli Turizm Sertifikasyon sisteminden kriz anı iletişim protokollerine kadar sayısız örnek geliştirildi. Ancak eksik olan şey, eşgüdüm ve kolektif anlatı. Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı (TGA), dijital yatırımlar ve reklam kampanyalarıyla güçlü bir enstrüman gibi görünse de, sektörün kalbini oluşturan seyahat acenteleri bu yapının dışında bırakılmış durumda.

Oysa Türkiye'yi dünyada pazarlayan esas güç, bilet kesen, rota çizen, ilişki kuran, fuarlara çanta taşıyan seyahat acenteleridir. TGA’nın karar mekanizmalarında bu aktörlerin yer almaması, yalnızca bir temsil eksikliği değil, stratejik bir hatadır.

Üstelik Türkiye’ye gelen yabancı ziyaretçilerin yaklaşık %95’i hâlâ seyahat acenteleri aracılığıyla geliyor. TGA’nın bütçesinin önemli bir kısmı da acentelerin yaptığı cirodan kesilen katkı paylarıyla oluşuyor. Yani sistemin maddi omurgasını taşıyan yapı, stratejinin dışında tutuluyor.

Bu dışlama sadece haksız değil, aynı zamanda verimsiz. Çünkü seyahat acenteleri sadece satış yapmaz; aynı zamanda pazardaki algıyı şekillendiren saha aktörleridir.

Bir Alman, İngiliz ya da Ortadoğulu turistin Türkiye'ye güvenip gelmesi; bir sosyal medya videosundan değil, acentesinden duyduğu sözdendir.

 

Turizm Bakanlığı’nın tek sesli iletişimi, özel sektörle aynı hikâyede buluşamadığı sürece eksik kalmaya mahkûmdur. Kriz dönemlerinde turist, otel sitesinden değil, destinasyonun genel ruh halinden etkilenir. Bu ruh halini anlatanlar ise ne yazık ki son yıllarda dışlanan, küçümsenen ve susturulan bir meslek grubudur: SEYAHAT ACENTELERİ

İçerik üreticileriyle çalışan ajanslar, medya ilişkilerini yöneten oteller, uluslararası basında doğru temsil edilen bir ülke imajı: bunlar artık birer “tanıtım unsuru” değil, algı sigortasıdır. Ancak bu sigortanın primini ödeyen seyahat acentelerinin sürece dâhil edilmediği bir sistem, en iyi kampanyayla bile sürdürülebilir olamaz.

Türkiye’nin 81 ili varsa, 81 farklı yerel anlatıya da sahiptir. Özellikle sınırdan uzak ve potansiyel taşıyan illerde, güveni pekiştiren, sakinliği ve kültürel sürekliliği anlatan dijital hikâyeler üretmek, merkezi krizlere karşı dağınık ama sağlam bir güven duvarı örer. Bu duvar, yalnızca içeriden, sahadan ve sahici anlatılarla örülebilir.

Algıyı kontrol etmek; susturarak değil, **anlatarak** olur.

Ama anlatı, gerçek bir koordinasyonla ve tüm aktörleri sürece dahil eden bir iradeyle inşa edilirse kalıcı hale gelir.

Ve Son Söz;

Türkiye’nin turizmdeki başarısı, sadece tesis kalitesiyle değil, krizleri yönetebilme kapasitesiyle ölçülebilmeli. Sınırların ötesindeki çatışmalar, içerideki stratejinin pusulası olmalı. Turizmi sadece “gelir” değil, bir ülkenin “itibar yatırımı” olarak gören her anlayış, bu süreçte fark yaratabilir. Turistlere daha fazla geceleme değil, daha fazla güven sunan bir sistem inşa edilebilir. Çünkü bu coğrafyada asıl rekabet, fiyatlarda değil; **güvende hissettirme becerisinde.**

Turizm artık sadece bir sektör değil, bir sınav. Bu sınavda satılan şey ne bir otel gecesi, ne de bir uçak bileti. Satılan şey; bir ülkeye güven duyma cesareti.

Ve o cesaret, sadece gökyüzü mavi diye değil, bir ülke karanlıkta da yolunu gösterebildiği için doğar.

Bugün Türkiye turizmi, kişi sayısıyla değil; kriz anlarında kimlerin kalmayı tercih ettiğine bakılarak ölçülmeli.

Çünkü dünyada rekabet artık fiyatla değil, güvende hissettirme becerisiyle tanımlanıyor. Reklamla dolan oteller değil, risk varken bile tercih edilen rotalar artık öne çıkıyor. Ve turizmde asıl zafer; kriz anında, risk varken tercih edilmek.

İşte bu yüzden, bu topraklarda turizmin asıl ölçüsü; güneşte değil, gölgede bile tercih edilen ülke olabilmektir. 

Algının kırıldığı yerde güveni yeniden inşa etmek gerekiyorsa, turizmin görünmeyen cephesinden... İstanbul'dan bildiriyorum... 

Yorumlar (0)