“Hayat bir yolculuk derler… Oysa ben, yolculuğun ta kendisiyim.”
Merhaba,
Bugün size uçak biletlerinden, otel rezervasyonlarından ya da vize kuyruklarından bahsetmeyeceğim.
Bugün size, benim içimde yaptığım en uzun, en derin, en karmaşık yolculuktan bahsedeceğim: Kendime yaptığım yolculuktan.
Turizme başladığımda küçük bir kız çocuğu değildim…
Ama otel odalarının kokusunu, valizlerin hikayesini, gidenlerin ve dönenlerin yüzlerindeki o ifadeyi… hep bilirdim.
Çünkü gerçek şu ki…
Dünyayı dolaşmadan önce, insan kendi kalbinin sokaklarında kaybolmayı öğrenmeli.
Ben, turizmin bana kattığı en büyük değeri ilk Mısır’da, Fayoum Vadisi’nde fark ettim.
Çölün ortasında, bir vahanın kenarında, rüzgarın kumları savurduğu bir anda…
O an anladım ki hayatta da bazen aynı olur.
Ne ileri gidebilirsin, ne geri dönebilirsin.
Tek yapabileceğin… Olduğun yerde durup, rüzgarın dinmesini beklemektir.
Sonra Fas’ta, Tahanaout adlı küçücük bir Berberi köyünde, bir gün yaşlı bir kadın elime dokundu ve bana dedi ki:
“Sen dünyayı görmek için değil, dünyayı anlamak için buradasın.”
İşte o gün, turizmin bana gösterdiği şeyin, sadece şehirler, oteller, turlar olmadığını anladım.
İnsan ruhunu anlamak… Asıl keşif buydu.
Ama en büyük keşiflerimden biri, Luang Prabang’da oldu.
Laos’ta, bir Budist tapınağında geçirdiğim 27 gün… Sessizlik, dua, meditasyon, incinmeden, incitmeden, sadece var olarak geçen günler…
Orada anladım ki, gerçek yolculuk, kilometrelerle değil, kendi içine kaç kilometre inebildiğinle ölçülüyor.
Tayland’da, sabah güneşiyle birlikte tapınaklardan yükselen çan sesleri…
Çin’de, kalabalığın içinde bile kendi yalnızlığını sevebilmek…
İngiltere’de, tarihi bir kütüphanede saatlerce otururken hedeflerini yeniden yazmak…
Bhutan’da, mutluluğun sadece bir duygu değil, bir devlet politikası olduğunu görmek…
Etiyopya’da, Lalibela’daki kayaya oyulmuş kiliselerde, insan inancının sınırlarını hissetmek…
Hindistan’da, Varanasi’de ölümün bile ne kadar canlı olduğunu görmek…
Bolivya’da, Salar de Uyuni’de sonsuzlukla yüzleşmek…
Moğolistan’da, Gobi Çölü’nde sessizliğin bile bir sesi olduğunu duymak…
Ve belki de en çok, tek başıma dünyanın çeşitli yerlerine yaptığım yolculuklarda öğrendim.
Haritaları, biletleri, rotaları planlarken… aslında içimdeki yolları da planlıyordum.
Her hedef, içimde başka bir hedefi; her rota, içimde başka bir rotayı işaret ediyordu.
Ve her yolculuk, beni yeniden bana getiriyordu.
Sonra… pandemi geldi.
Dünya dönmeye devam etti ama her şey durdu.
Uçaklar kalkmadı, vizeler alınmadı, oteller boş kaldı.
Ben de… durdum.
Aylarca evde kaldım.
Ama orada da duramadım.
Evdeki tüm mobilyaları dönüştürmeye başladım.
Renklerini değiştirdim, tarzlarını değiştirdim, her birine yeniden dokundum.
Ve o sandalyeleri, masaları, rafları dönüştürürken fark ettim ki…
asıl dönüşüm kendi içimde oluyordu.
Pandeminin getirdiği o sessizlikte, içimdeki gürültüyü duydum.
Ama itiraf edeyim… o günlerde en büyük korkum, bir daha asla seyahat edememekti.
Ve bazen düşünüyorum…
Acaba gerçekten uçamamaktan mı korkuyordum?
Yoksa… bir daha yolda olamamaktan mı?
Belki de… en çok, o kendime yaptığım yolculuklara çıkamamaktan korkuyordum.
İşte o sessizlikte… şunu da hatırladım:
Benim için hiçbir zaman, odanın kapısındaki isimlik önemli olmadı.
Çünkü biliyorum ki… kapıya asılan tabelalar, rüzgarla savrulan kâğıtlardan farksızdır.
Asıl mesele… kapıyı açtığında, odanın içini doldurabilmektir.
Ve belki de… insanın adını, unvanlar değil; dokunduğu hayatlar büyütür.
Ben de hayatımı, Handan olmanın üzerine kurdum.
Ama elbette… bu yolculukta önce o Handan’ı bulmam, onu tanımam, onu sevmem gerekti.
Ama kabul edeyim… Bu yolculuk her zaman kolay olmadı.
Bazen kendi içimdeki çöllerde de kayboldum.
Bazen en kalabalık şehirlerde bile kendimi yalnız hissettim.
Ve bazen… bavulumu toplarken, aslında hangi duygularımı taşımak istediğime karar veremediğim günler oldu.
Hayatım boyunca yüzlerce insan tanıdım.
Onların hikayelerini dinledim, gözyaşlarına şahit oldum, kahkahalarında kendimi buldum.
Ve her seferinde şunu düşündüm:
Turizm, sadece insanların başka ülkeleri görmesini sağlamaz.
Onlara, kendi ülkelerinin – hatta kendi kalplerinin – değerini hatırlatır.
Bir gün, Japonya’da bir tapınağın kapısında şu yazıyı okudum:
“En uzun yol, insanın kendine yaptığı yolculuktur.”
O gün anladım ki, turizm benim mesleğim değil… Benim yaşam şeklim.
Çünkü ben her bilet kestiğimde, birinin hayaline dokunuyorum.
Her otel rezervasyonu yaptığımda, birine umut veriyorum.
Ve her vize aldırdığımda, birinin hayalini gerçeğe dönüştürüyorum.
Ama aslında… onların hayalleri, benim de hayalim oluyor.
Çünkü her insan, bana kendi dünyasından bir pencere açıyor.
Ve ben, o pencereden bakarken… kendimi biraz daha keşfediyorum.
Bana soruyorlar: “Bu kadar ülke gezdin, en çok nereyi sevdin?”
Ben hep aynı cevabı veriyorum:
“En çok kendimi sevdiğim yeri sevdim.”
Çünkü dünya ne kadar güzel olursa olsun, sen kendini sevmiyorsan…
o güzellikler bile seni iyileştiremez.
Ama sen kendini seversen, en gri şehir bile sana renkli gelir.
Bugün burada size tek bir şey söylemek istiyorum:
Hayat, bir valize sığmayacak kadar büyük…
Ama bir gülümsemeye sığacak kadar da küçük.
Bu yüzden, hayatınızın valizini her zaman hafif tutun.
Kırgınlıkları, öfkeleri, pişmanlıkları koymayın.
Sevgi koyun, kahkaha koyun, merak koyun, cesaret koyun…
Ve bazen de, hiçbir yere gitmeden, olduğunuz yerde kalmayı seçin.
Çünkü en büyük yolculuk, içinize yaptığınız o sessiz seyahattir.
Ve tüm bu yolculukların sonunda…
Her seferinde beni kendime getiren,
en eski, en yeni, en karmaşık yolculuğum;
benim içimdeki labirentin anahtarı: İstanbul’dan bildiriyorum.
Handan Atamer Engin
10Temmuz2025