Yangın var. Yanıyoruz... Ve sadece ağaçlar değil, aklımız da cayır cayır yanıyor. Kimi yerde alevler, kimi yerde. Suskunluk yükseliyor göğe. Ve kimileri hâlâ göğe bakıp, dua ile “yağmur” diliyor. Oysa göğe bakmadan önce yere bakmak gerekirdi: Çünkü yangın, hep yerde başlar…
Turizmde dünya markasıyız diyoruz ama afetle mücadelede sınıfta kalıyoruz. Yangın söndürme uçaklarımız mı?
YOK !!!
Ama çok şükür müftülükler devrede: “ikindi namazı sonrası yağmur duası” organizasyonlarıyla… Turizm tanıtımı için milyonlar harcanırken, bir yangına karşılık verecek hava filosunu hâlâ kuramamışız. Olanı da yıkmışız. Hem de onca yaşanan acıya rağmen.. Hiç ders almadan!
Oysa dünyada nasıl yapılıyor, biliyor musunuz?
İspanya’da, 2022 yazında çıkan büyük orman yangınlarında ülke çapında 70’ten fazla yangın uçağı ve 1500’ü aşkın personel aynı anda sahadaydı.
Portekiz, yangın riski taşıyan yaz aylarında köylerdeki vatandaşlara zorunlu tahliye eğitimi verir.
Yunanistan, AB yangın filosunun bir parçasıdır; komşu ülkelerle anında müdahale protokolleri oluşturmuştur.
Avustralya, yangın mevsimi başlamadan 6 ay önce özel tatbikatlar yapar; sivil halk dâhil binlerce gönüllü eğitilir.
ABD’nin Kaliforniya eyaleti, yangın tahliye rotalarını dijital haritalarla halkın erişimine açar ve telefonlara otomatik bildirimle risk uyarısı gönderir.
Peki bizde? Sosyal medyada “geçmiş olsun” tweetleri. Ve elbette: “Takdir-i ilahi.”
Bu yangınlarda yalnızca ormanı değil; göç eden kuşları, o ağaç kovuklarında doğan canlıları, doğanın dengesini, toprağın bereketini.
Ve en çok da neşemizi ve geleceğimizi kaybettik.
Artık bağıra çağıra söylüyorum; Turizm sadece otellerden, plajlardan, restoranlardan ibaret değil. Turizm, doğayla kurulan bağın en görünür halidir. Bir coğrafya turizm merkezi olabilir, ama doğası yanmışsa artık bir anlamı kalmaz; çünkü gezilecek yer değil, yas tutulacak yer olur.
Zira yanan sadece ağaçlar değildir; aynı zamanda bu ülkenin krizlere karşı ne kadar hazırlıklı olduğunu da gösteren bir turnusol kağıdı olur o alevler.
Safranbolu Hıdırlık Tepesi’nde tövbe ile başlayan “yağmur duası”, bir yandan da kamu aklının, afet müdahalesinin, modern yönetimin eksikliğini simgeliyor. Elbette dua da ederiz. Ama bu ülkenin önce yangınla mücadele stratejisine, sonra da kurumsal ciddiyete ihtiyacı var.
Çünkü bu yangınlar sadece kül bırakmıyor, bir iz de bırakıyor: Kimin gerçekten bu ülkenin geleceğini önemsediğini…
Ve hayır, tüm bunlar yalnızca bizim iç gündemimize ait değil.
Yangınlar sadece toprağımızı değil, markamızı da yakıyor. Çünkü uluslararası kamuoyu için bir destinasyon, yalnızca güzelliğiyle değil; Krize nasıl tepki verdiğiyle, doğasına nasıl sahip çıktığıyla da ölçülür.
Tanıtım videoları ne kadar filtrelenirse filtrelensin,
Küresel hafıza görsel değil; vicdanidir. Ve o hafızaya kazınan bir kare var artık:
Yangına müdahale yerine, Hıdırlık Tepesi’nde dua eden bir toplum…
Çünkü bu mesele yalnızca iç acımız değil; aynı zamanda dışarıya verdiğimiz mesajdır.
Bir ülkenin doğasına karşı takındığı tavır, dünyaya sunduğu yüzün arka planıdır.
Ve bugün biz, doğamızı korumakla değil, dua ile avutmakla hatırlanacağız.
İşte bu yüzden mesele sadece bizim vicdanımıza değil, dünyanın gözünün içine de bakmayı gerektiriyor.
Mazı-Bodrum’dan bildiriyorum. Ve her yangın haberinde, bir daha “turizm” demeye utanıyorum.