'Turizm barıştır, kardeşliktir, bacasız sanayidir.' Cümleler güzel; ama aynanın karşısına geçmeden söylenmiş gibi. Ben bugün aynayı parlatıp bakıyorum: Turizm bizim için gerçekten ne? Dünyaya hangi hikâyeyi anlatıyoruz?
Turizm, kasaya giren döviz ya da doluluk yüzdesi değildir, önce bir aynadır. O aynada, ülkemize gelen konuğun ilk bakışını da görürüz; sınır kapısında yavaşlayan bir kuyrukta eriyen sabrı da. Bir taş sokağın yüzyıllık nefesini gösterir; deniz kıyısına “geçici” diye konup kalıcılaşan bir iskelenin hoyratlığını da. Vitrini parlatmak kolaydır; asıl mesele, arka atölyeyi düzene sokmak. Bizim işimiz vitrini parlatıp geçmek değil, ülkenin hikâyesini sağlam bir zeminde kurmak…
Türkiye’nin gücü tek bir hatta değil, çeşitlilikte. Incoming’in ülkeye getirdiği taze hikâye ve döviz kadar, outgoing’in dünyaya açtığı pencere de hizmet standardımızı, tedarik zincirimizi, çalışan becerimizi diri tutar; iç turizm mevsimi dengeler, süreklilik sağlar; MICE şehir ekonomilerine yüksek katma değer bırakır; hac ve inanç rotaları yılı ölçülü bir akıda tutar; kültür turları hafızayı canlı tutar.
Dünyaya açılan kapı tek kanatla açılmaz: bu ülkenin hikayesi, incoming ile gelenin ilk bakışında başlar; outgoing ile gidenin taşıdığı deneyimle zenginleşir; iç turizmle evin içinde kök salar; MICE ve kongreyle aklın ve işin dolaşımına karışır; cruise, sağlık, kültür ve gastronomiyle ton kazanır. Hepsi bir bütünün farklı ölçüleridir. Birini parlatınca diğeri sönmez; doğru tasarımla birbirini besler. Gelen konuk yereli büyütür; içeride yükselen kalite, dışarı gidenin beklentisini artırır; o beklenti geri gelen misafirin konforunu yükseltir. Vize süreçlerinden havalimanı akışlarına, taşıma kapasitesinden erişilebilirlik standartlarına attığımız her adım, segment ayırmadan aynı ağacın köklerine su verir.
Bizim işimiz, o ağacın gövdesini sağlam tutmaktır: ürünü değil hikâyeyi çoğaltmak; tek pencereden değil, bütün pencerelerden nefes almak. Derdim bir segmenti öne çıkarıp ötekini kısmak değil; çeşitliliğin birlikte çaldığı orkestrada akordu tutturmak.
Dünya bugün başka bir turizm dilinde konuşuyor: sürdürülebilirlik, iklim duyarlılığı, yerelin payı, erişilebilirlik, genç kuşağın anlam arayışı. Bu dili kendi lehçemize çeviremediğimizde kalabalık yaratır ama değer üretemeyiz. Gelen misafirin bıraktığı ücret nereye akıyor, mahallenin içine mi, yalnızca geliş/dönüş hatlarına mı? Bir koyda “rekor ziyaretçi” haberini alkışlarken aynı koyun taşıma kapasitesini düşünüyor muyuz? Bir ören yerinde on dakikalık bir sessizliği, bir ömürlük saygıyla takas edebiliyor muyuz? Başrol, kalabalığın ortasında bağıran değil; kendi sesiyle fısıldayabilen destinasyondur. O ses, iyi planlanmış akışla duyulur.
Sıkça söyledim, yine söyleyeceğim: Seyahat acenteleri ülkenin anlatıcılarıdır. Krizde ilk koşan, yanlış rotayı ilk düzelten, değeri doğru yere dağıtan… Acenteyi sahnenin dışına iten düzen, kendi hafızasını yitirir. Çünkü acente yalnızca bilet kesmez; sahneyi kurar, ışığı ayarlar, metne nefes verir. Vize süreçleri de bu sahnenin görünmeyen dekorudur: konsolosluk kapasitesinden dijital berraklığa, sınır kapılarında insana yakışır hıza kadar her ayrıntı, “hoş geldiniz” cümlesinin ses tonunu belirler. Ton tutmazsa, en iyi program dahi eksik kalır.
Marakeş’ten bildiriyorum; dar bir sokakta baharat kokusu ile taş tozu birbirine karışıyor. Tezgahta bir portakal ikiye bölünüyor; bıçağın narenciyeye değdiği anda yükselen koku birden belleğe sızıyor. Köşede bir seramik desen, ötede udun ince bir tınısı… Anlıyorum ki pazar yalnızca turizmin pazarı değil, hafızanın da pazarı.
Bizde de aynı ritim var: bir hanın serinliği, bir kilim atölyesinde çözgüye düşen düğüm, Kapadokya sabahında taşın üzerinde yürüyen ışık, Ayvalık’ta bir zeytin yaprağının ince gölgesi. Gelen konuğa bu akışı veremezsek sadece rota veririz; rota biter, hikâyenin izi kalır. Biz o izi satmalıyız, yani hikayeyi.
Günü kurtarmak bazen şarttır; ama yarını kurmadan kurtardığımız her gün, ertesi yılın borcudur. Ekonomik” diye yereli dışarıda bırakan satın alma kısa vadede parlak görünür; orta vadede hikâye kaybı ağırdır. Incoming’in gerçek değeri yalnızca geceleme sayısında değil, misafirin zihninde kalan cümlede; outgoing’in değeri dünyadan taşınıp hizmet standardımıza sinen deneyimde; iç turizmin değeri ise evi ev yapan, mevsimi dengeleyen dolaşımdadır.
Aynaya son kez bakıyorum ve soruyu netleştiriyorum: Dünyaya bilet keserken kendi geleceğimizin koltuğunu sağlam mı tutuyoruz? Kapıdan içeri giren yolcunun ilk bakışında, kendi çocuklarımızın yarınını görebiliyor muyuz? Cevap evetse, doğru yoldayız. Değilse, aynayı değil, atölyeyi düzeltme vakti.
Bu satırları Marakeş’in gölgeli bir duvarına yaslanıp yazıyorum; ama zihnim Kapalıçarşı’nın bir kepenk sesinde, Mardin taşında, Fethiye’de bir yürüyüş yolunda, Bozcaada’da rüzgârın çevirdiği sayfada dolaşıyor. Burası yalnızca turizmin değil, hafızanın pazarı. Hafızayı satarak günü kurtarırsak, yarına taşıyacak hatıramız kalmaz.
Ve son söz: Bir ülkenin en büyük sermayesi, kendi hafızasını koruma cesaretidir. Hafızasını koruyan ülke dünyaya hikâye satar; hafızasını kaybeden ülke oda satar, anı asla.