Haberler

36’dan 1.136 kareye: Fotoğraf turizmi

Belma Toprak - Gazeteci - TUYED YK Üyesi

36’dan 1.136 kareye: Fotoğraf turizmi

Geleneksel olsun dijital olsun fark etmez… Bir haber sayfasının mizanpajında en önemli unsurların başında görsel malzemeler, yani güzel bir fotoğraf, video, grafik vs gelir. Sayfalar genellikle bu görsel unsura göre şekillenir. Devir görsellik devri ne de olsa… 4-5 ciltli edebi eserlerin değil.

‘Bu yazıya eşlik eden fotoğraflar güzel değil, hatta hiç güzel değil, bu çelişki değil mi?’ diye soracak olursanız, yanıtım “Hayır bence çok güzel” olacaktır.

Bir fotoğrafta ‘güzel’ olanı nasıl tanımladığınızdır önemli olan… Anlatacaklarınızı en iyi ifade edeni bulabilmektir. Benim anlatacaklarımı da bu iliştirdiğim fotolar ifade ediyor.

Son yıllarda turistik amaçlı bir seyahatiniz esnasında çektiğiniz, çektirdiğiniz fotolara bir bakın. İstediğiniz bir kareye ulaşabilmek için kaç kez tuşa basmışsınız? Ben seyahatlerimden birinde 1.136 kare fotoğraf çekmiştim, çektirmiştim… Artık seyahatlerim sonrasında hemen, sevmediğim kareleri siliyorum. Niceliği minimumda tutmaya çalışıyorum, ama ne kadar olabilirse artık…

1.136 olduğu neden mi aklımda. Çünkü… Ben ‘36 poz’ kuşağındanım… Bitmesin diye bin düşünüp bir çeker, çektirirdik. Kısa seyahatlerde bir, uzunlarda iki makara yeterdi. Sonra mesleğimin de etkisiyle dia pozitifler geldi. Işıklı masada bakma imkanınız olduysa, hangi karelerin basılacağına karar verebiliyordunuz. Sonra bildiğiniz gibi dijital fotoğraf dönemi başladı.

36 pozun 36’sında da yakaladığınız kareleri, 1.136 poz içinden bile bulamıyorsunuz bazen…

Özellikle pandemi sonrası seyahatlerinizde fotoğraflarınıza bir göz atın. Özellikle gezme-görme amaçlı seyahatlerinizde çektiklerinize, çektirdiklerinize… Birçok karede size, ailenize, çektiğiniz objeye eşlik eden bir yabancı mutlaka olmuştur. Sağa kayarsınız birileri, sola kayarsınız birileri girer kareye…

Seyahatlerde fotoğraf çekmek, daha doğrusu çektirmek o seyahatin ana unsuru haline gelmiş, bir ‘challenge’a dönüşmüş durumda… Araçtan amaca yani… Tabii nereye gittiğinizi, nerede olduğunuzu gösteremedikten sonra ne anlamı olabilir ki! Oysa ki bulunduğunuz yeri simgeleyen, hayalini kurduğunuz, şöyle afili bir fotoğraf çektirebilmek ne kadar zor artık. En büyük sebebi de küçük alanlardaki mahşeri kalabalıklar…

Kısa bir süre önceki Doğu Karadeniz seyahatimde Ayder yaylasının seyir terasında şöyle havalı bir fotoğraf çektirmeye çalışıyordum. (Evet bu kadar lafı eden ben de). Fark etmeden başka birinin karesine girip, bir Arap turistten fırça yiyince daha da fazla hissettim bu ‘challenge’ı… Sosyal medyayı çok da fazla kullanan biri değilim halbuki. Güzel çıkarsam ve daha da önemlisi içimde gelirse arada bir fotoğraf paylaşıyorum. Rötuşsuz, filtresiz…

Mahşeri fotoğraf kalabalıkları… Hepsi ne için? Sosyal medyanıza koyabileceğiniz, o güne kadar oluşturduğunuzu sandığınız imajınıza destek verecek, devam ettirecek bir fotoğraf için. Fotoğraftaki siz, kendinize güzel gelmediniz mi? Olsun! Gelsin rötuşlar, filtreler…

“Her nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir.”

19. yüzyılın müstesna şahsiyetlerinden Baudelaire’in bu sözü, genellikle mutluluk arayışıyla ilişkilendirilir. Ama bu sözler bugünkü sosyal medyada, başkalarına ait akıp giden yer bildirimli fotoğrafların birçoğumuzda uyandırdığı ruh halini daha iyi ifade ediyor bence: “Ah şimdi filanca kişinin olduğu Yunan adasında olsaydım keşke, ne de mutlu olurdum…”

Bir de özellikle kadınlarda her gittiği yerde fotoğraf çektirmek için (seyahatlerde rahat giysilerden oluşan değil) oluşturulan kombin valizleri var…

Ben bu sonuncusunu yeni fark ettim desem… Şöyle ki: Gruptaki genç kadınlardan biriyle sonradan instagram’da takipleşmeye başladık. Seyahat boyunca görmediğim sombrero tarzı kocaman bir şapka, aynı seyahatten paylaştığı ve benim de ‘beğen tuşuna bastığım’ bir fotoğrafında kafasındaydı. İnanın, kabin boyu bir valizin yarısından fazlasını kaplayacak boyuttaydı şapka… Sadece fotoğraf çektirmek için taşımış anladığım.

Böyle şeyleri anlayabilecek kapasitem de enerjim yok. Hiç olmadı. Gençken bile. Hiç bir seyahatime özel alışveriş yapmadım. En fazla, yürümeli bir geziyse rahat bir ayakkabı bakarım. Mesela benim plaj kombinim solgun bir tişört, eski bir şort, geçen sezonlardan bir terliktir en fazla. Renk kombinasyonuna uyduğum bir plaj kombinim olmadı hiç. Her bir parça ayrı tellerden çaldı…

Konuya dönersem… Fotoğraf köşelerinin giderek de ‘kitsch’leştiğini bir tek ben mi düşünüyorum? Yaylaların üzerinden uçtuğunuz salıncaklar… Varaklarla, çiçeklerle süslenmiş tahtlar… Plaja konulan pötikare masa örtülü yemek masaları ve üzerine yerleştirdiğiniz çay bardakları, kahve fincanları, bira şişeleri, rakı ve şarap kadehleri… İtirafımdır, bu son dediğimi bir dönem ben de çok hevesle yaptım. Geçmiş paylaşımlar arasından silmeye de kıyamıyorum. Zamanın ruhudur deyip geçiyorum…

Bir de seyir terasları demiştim ya… İnanın nefret ettim! İyi niyetle inşa edildiklerinden zerre şüphem yok. Ancak amaç ‘seyir’ değil artık. Tamamen fotoğraf platformu işlevi görüyorlar. Ve o teraslara ulaşmak için kolaylaştırılan yolların ve merdivenlerin iki yanında, dik yamaçlardaki çöp yığınları… Pet veya cam şişeleri, abur cubur ambalajlarını, hatta bebek bezlerini temizlenmesi gerçekten büyük emek isteyen, bakmaya kıyamadığınız yerlere atmaya bir insanın içi nasıl elverebilir ki!

Ne yazık ki, özellikle sırtını doğal güzelliklere dayayanlar ve bu sayede para kazananlar nasıl bir hazineye sahip olduklarının farkında değil…

O yüzden, doğal güzelliklere kitlesel olarak ulaşabilmeyi kolaylaştırmanın doğru bir yöntem olup olmadığını tartışmak gerekir diye düşünüyorum…

Yorumlar (0)