Bir önceki kaleme aldığım yazımda, turizm gelirleri ile ihracat gelirleri kıyaslaması yapıp, gözle görülür artışa rağmen kıymeti harbiyesi bilinmeyen bir sektör olarak görülmekten dert yanmıştım.
Söylediklerimi sayfanın editörleri de pek inandırıcı bulmamış olacak ki, resmimin arka fonuna “Balon” yerleştirmişler. Sosyal medyada yazarken hava hoş, oysa bu mecrada yani gazete formatında bunu söylediğinde, cümlenin sonuna bir gülücük emojisi tutturamayınca espri havasından uzaklaşıp editöre laf sokmaya dönüyor iş…
Belki inanmayacaksınız ama, aslında bugün söz verdiğim “Müze ve ören yeri girişleri sayılarının düşmesi, giriş ücretleri, gelirleri ve giderleri” devam yazısını yazacaktım. Ama yazıya bu formatta başlayınca, tam da bu noktada o konuyu yazmaktan vaz geçtim. Şimdi böylesi gevşek zeminde ilerleyen yazı, oraya evrilemez, yuvarlanır gider. O sebeple, müsaadenizle yazmak isteyip de bir türlü elim varmayan başka bir güncel konuya meyledeyim; Vize! Özellikle de vize randevusu sorunu…
Bu konuyu da zaman zaman başka mecralarda çok yazmış çizmiştim. Yetmedi program bile çekmiştik. Ama o kadar çetrefilli ki bu mevzu, dizi çeksen kaldıracak maşallah.
Sektörde ‘Gemisini yürüten kaptan’ olan bir dolu meslektaşım gibi sessiz kalmak istemedim. Bir ara bu konuda benzer cümle kurmuştum sanki; ‘Artık bu pervasızca bananecilik hali, ya da ‘‘Bana dokunmayan yılan’’ bahsindeki yılanın, elin kolunu sallayarak hayatına devam etmesi gerçekten insanın canını acıtıyor.
Dile getireceğim mevzu başta biz turizmcilere olmak üzere, memleketim insanına vize vermeyip ret cevabı yapıştırılması değil. Asıl oraya kadar nasıl gelindiği veya gelinemediği ile ilgili. Artık sıradan vatandaşın bile bildiği bir çark var bu vize işinde. Bunu bir işleyiş olarak kara tahtaya çizer gibi göstersek sanki daha göze dokunur olacak gibi sanki. Tebeşir değil de bilgisayarı kullanarak aşağıya çizmeyi deneyelim bakalım;

Şimdi yukarıdaki yapının içeriğini kısaca bir seslendirelim. Sıradan bir vatandaşın her ne amaç ile olursa olsun Schengen’e tabi bir ülkeye gitmek için mutlaka vize alması gerek. Bunun için, tevellüdü bana denk veya yakın olanların hatırlayacağı gibi, geçmişte doğrudan konsolosluğa başvurulurdu. Ama o köprünün altından çok sular aktı. Artık başka bir köprü gösterildi, ‘Aracı kurumlar’. Zamanla o köprüyü geçmek için de vize almak isteyenlerin ‘Dayı’ demek zorunda olduğu bir dolu mekanizma da önümüze koyuldu.
H-ARACI KURUM esprisi ile oraya ödenen paranın bedeli, ederi gibi konulara girmek değil derdim. Zira ‘Servis bedeli’ olarak alınan meblağın ötesinde meblağlar ve yöntemler söz konusu. Verilecek olan normal randevuyu ötekileştirip değersizleştirerek, Premium randevu, VIP randevu, prime randevu, diamond randevu yakıştırmaları ile Marvel Kahramanları gibi sunulan bir düzen var karşımızda.
Her zaman bir konuyu örnekle anlatmanın, konunun daha anlaşılır olmasına hizmet ettiğine inanmışımdır. Hikâye şöyle başlar:
Bir kızımız kabul gördüğü üniversiteye kaydını yaptırmak ve yerleşme işlemleri için Fransa’ya vize başvurusu yapmak ister. Annesi de onu yerleştirmek, yerini yurdunu düzenlemek için beraber başvuracak.
Kime?
Sıralama şöyle işliyor;
1- ŞEVKET ABİ
Arayış içinde olan anne-kızımız bu konularda tecrübeli bir tanıdık bulurlar. Şevket Abi!.. Kimdir Şevket Abi? Yukarıdaki dişlinin içine öylesine dahil olmuş, bu işleyişte hiçbir maddi gayesi olmayan tek kahramanımız o. Daha önce, Bulgaristan vizesi almak vesilesi ile tecrübe sahibi olmuş birisi.
2- ÇANTACI
Şevket Abi’nin hasbelkader vize alırken tanıdığı, Bulgaristan vize işlerini piyasanın yarısına hallederim diye kendisini ikna ettiği, sokak vizecisi.
3- İÇERİSİ
Çantacının İÇERİ’de adamım var dediği bir yer. Haziran Ayında yapılan görüşme esnasında, ‘15 Gün içinde alırım’ dendiği halde, maalesef İÇERİ’den de ses çıkmaz.
4- VİZE ACENTASI
Nihayet son ümit diye akla gelen TÜRSAB üyesi Acenta. Bu kadar kısa sürede randevu almanın mümkün olmadığını, bekleyen onlarca müşterisi olduğunu, birkaç ay içinde randevuların açıldığı ilk fırsatta alabileceğini söyler. Anne-Kız ısrar edince, alternatif gösterir. İÇERİ’den aldığı bir haberi iletir; eğer kabul ederlerse, yüz bilmem kaç avro fark verirlerse ‘SUPERMAN RANDEVU’ alabileceklerini söyler.
5- İSİMSİZ KAHRAMAN
Kafaları önde, Elmadağ’daki bir apartmanın 3. katındaki vize acentasının merdivenlerinden yavaş yavaş inerken, konuşmalarına şahit olan ve yukarıdaki tablomuza giremeyen başka bir masum kahraman girer listeye. Kendilerine, eski şifacıların kesin çözüm dediği ilaç tavsiyesi gibi, başka bir alternatiften bahseder. Aşağıda 6. Madde.
6- ROBOT!..
Kimlerin, kaç kişinin, kaç kurumun yazdırdığı belli olmayan, Türk turizminin son şehir efsanesi!.. Veriyorsun yine yüz bilmem kaç avro fark, alıyorsun randevuyu. Garantili çünkü robot yazılım alıyor randevuyu, var mı ötesi!..
7- CAMELOT
Apartman boşluğundaki kahramanla alt kattaki tekel bayisine kadar uzayan muhabbete bir de orada çalışan Tekirdağlı genç çocuk karışır, “Abe ablam ne uğraşırsın, Camelot diye bir acanta varmış. Ver yüz bilmem kaç avro fark, al vizeni be yağ!!! Adamlar bunların kralı; zaten VFS’nin sahibinin mekânı derler, daha ne olsun. Adlarından belli baksana. Camelot, koskoca İngiliz Krallarını yetiştirmişler.”
Adam haklı belki de. Çünkü biliyor musunuz; Camelot, her ne kadar eski hikayelerde yer alan bir şehir olarak bilinse de eski çağlarda ancak parası olanın zenginlerin, soyluların giyebildiği, deve tüyünden yapılan, ama üşütmeme garantisi verilen, çok pahalı bir çeşit kumaşın da adı Camelot!..
PAHALI AMA GARANTİLİ VİZE SİSTEMİ’ni çağrıştırması tuhaf değil mi
8- ARACININ ARACISI
Bunun kim olduğu tüm hikâyenin içinde gizli.
9- VFS – ARACI KURUM
Evet biliyorum. Nerede kaldı diye sabırsızlıkla beklediğiniz kahraman geldi. YUVARLAK MASA’nın yani mekânın sahibi. Yukarıdaki şekilde de göreceğiniz gibi tüm oklar eninde sonunda onu gösteriyor. Kumarhanelerdeki kasa gibi, o her zaman kazanıyor!..
İşte tam bu noktada soruyu sormak lazım, her halükârda ve her kimden gelirse gelsin, tüm randevulardan para kazanan bir ticari kurum, başka kazanç fırsatları yaratma derdine girer mi? Girerse neden girer?
Hala farklı isimlendirmeler ile ekstra para kazanma derdinde. 35€ servis bedeli yetmiyor, iş kolaylaştırma gibi sunup Mobil Biyometri adı altında 130€ alıyor. Yetmiyor, bir de 70€ randevu bedeli alıyor. Yani her halükârda alıyor. Oh ne ala Mualla!.
10- KONSOLOSLUK
Olayların içinde hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünüyor değil mi? Aracı kurum sistemiyle, bilmem kaç milyon avro gelir elde etmiş. Hem iş külfetini azaltmış hem de kendisine sürekli bir gelir kapısı yaratmış. Ancak umursamaz bir şekilde, yaşanan tüm sorunları kenardan takip ediyor.
11- TÜRSAB
Eskiden böyle, bir köşede ağır abiler gibi oturdun mu; ‘Ne o oğlum Konsolos gibi oturuyorsun’ derlerdi. TÜRSAB’da öyle, konsolosluk gibi bir köşede oturuyor. Bir ağırlık var üstünde, konuya bir türlü müdahil olmuyor nedense.
Şimdi son cümlemin sonu ‘Nedense’ diye bitiyor ama bu bir soru değil. Sadece saptama. Kendi adıma tüm süreci ve sebeplerini biliyorum. Ama anlayamadığım şey, artık seçim bitti, ‘Bal tutan parmağını yalayanlar’ da gitti. Firuz Başkan’ın da bu mevzulardan sıtkı sıyrılmıştı biliyorum. Ve yine biliyorum ki, kendi söylemi ile ifade edecek olursam, hiçbir zaman böyle ‘alengirli’ işleri sevmez... Ama maalesef, hala yukarıdaki tabloda çizdiğim çark dönmeye devam ediyor.
Duyumuma göre VFS ile ilgili Ankara’ya çıkartma yapılmış. Akabinde hukuki girişimler başlatılmıştı. Ama aylar geçmesine rağmen bir ses yok hala. Biliyorum TÜRSAB’da işler ağır işler. Temkini elden bırakmadan hareket edilir. Önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa bakıp bir iş yapılır. Ama burada karşıya geçmekten vazgeçip, yolun ortasında geri mi dönüldü yoksa?
Bizim sektördeki yaptığımız her çalışma, ortalama bir insanın kafasındaki iş tanımında‚ ‘Kıytırık işler’ olarak yer tutuyor. Oysa bizim için bu bir yaşam biçimi. Bunu böyle düşününce yukarıdaki yazdıklarım daha başka bir anlam ve yazıya dökülmek için de kaçınılmaz bir sebep niteliği taşıyor.
Ve nihayet bu konunun beni en çok rahatsız eden kısmına geliyoruz.
Farkında mısınız, toplumun her kesimi bu işleyişi, bu düzeni çok iyi biliyor. Elmadağ’daki apartmanlar gibi, tekel büfeleri gibi, metrolarda, saunalarda, pazarlarda, fırınlarda konuşulan baş köşe dedikodusundan öte bir mevzu artık bu konu.
Herkes bu çarkın kokuşmuş bir hal aldığının farkında. Sokaktaki sıradan adam; Vize işi alengirli bir iştir, köşeyi dönme çarkında Sülün Osman’lar da vardır, robotları da. Alayına güvenmeyin’ diye yorum yapabiliyor.
Bu arada, yukarıda sıraladığım 11 tane kahramanın dışında asıl kahramanlarımız olan, Fransa Vizesine başvuru için debelenen Anne-Kız’ı unuttunuz!..
4-5 ay boyunca kapı kapı dolaşıp vize alamayarak bu çarkın tümüne inancı sarsılan o Anne-Kız…
Artık, benden de sizden de yani bu çarkın bir dişlisi olarak tutunup, gelir kapısını döndürmeye çalışan, yalnız bırakılmış acentalardan da NEFRET EDİYORLAR!
Eğer yazının burasına kadar tutundunuz ve bu anlattıklarından hele hele son noktada gözüme soktuğundan zerre rahatsızlık duymam arkadaş diyorsanız, size diyeceğim tek şey, çarkınızda çarşınız da pazar ola!
Yok öyle değil de içinizde adını unuttuğumuz tuhaf bir titreme oldu ise, size teşekkür kabilinden, sevgiyle kalacağınız günler dilerim…