Edirne’nin Sessiz Hikayesinde 2.Bölüm… Ama bu sefer başka bir yoldayım. Taşların sessizliğinden çıktım, Meriç’in kıyısına indim. Köprünün ortasında durdum. Bir ayağım Türkiye’de, bir ayağım Avrupa’da… Bir yanım geçmişte, bir yanımsa gelecekte…
Ve su, hep akıyor. Tıpkı zaman gibi. Tıpkı biz gibi.

Meriç, sadece bir nehir değil burada.
Bir sınır. Bir hatırlatma. Bir akış. Bir direnç.
Ve tam burada… Edirne’nin serhat şehri oluşu geldi aklıma. Bir sınır şehri, evet ama sadece haritalarda değil. Hayatta da insanın böyle serhatları vardır.
Durduğun… Beklediğin… Ya geçmişinle yüzleşip öne geçeceğin…
Ya da olduğun yerde kalacağın…
O eşik… Edirne, bana hep bunu düşündürdü. Sadece bir serhat şehri değil… İçimdeki sınırların da şehri. Ve bazen insanın hayatına “hadi” dediği o yer.
Osmanlı’nın serhat şehri Edirne, yüzyıllar boyunca Avrupa’ya açılan ilk kapısı olmuş. Ordular burada toplanmış, padişahlar kararlarını burada almış, elçiler ilk adımlarını burada atmış. Bir zamanlar payitaht… Şimdi biraz yorgun, biraz sessiz… Ama hâlâ zarif. Hâlâ kendine has. Ve Meriç… Sanki bütün bu hafızayı sessizce taşıyor. Bir aşk mektubu da olabilir, bir veda da… Bir dua da olabilir, bir isyan da… Ama ne olursa olsun; akıyor. Ve bana hep şunu fısıldıyor: “Geçmişten geçmeden, geleceğe varamazsın.” 
O yüzden orada durdum. Ne geçmişi bıraktım arkamda… Ne geleceğe koştum. Sadece orda kaldım. Ve anladım ki: İçimde de bir Meriç var. Sessizce akan… Taşıyan… Sabreden… Ve beni kıyıdan kıyıya geçiren…Sonra dedim ki, tamam…
Tarihi gördük, Meriç’in kıyısında kendimizi de dinledik… Ama biraz da karnımızın sesini dinleyelim. Çünkü Edirne öyle bir yer ki, ruhunu doyurmadan önce midenle tanışıyorsun. O gün Meriç’in kıyısında, Mimar Sinan’ın köprüsüne karşı oturmuşken, önüme gelen şey sadece bir yemek değildi. Bana özel hazırlanmış bir ciğer sarma vardı tabakta. Dışı incecik kuzu gömleğe sarılmış, içi kuzu ciğerinin kuş üzümü ve karabiberle ustalıkla hazırlanmış iç pilavıyla, tam kıvamında bir karışım. Sadece lezzetiyle değil, duruşuyla da gelenek taşıyordu bu tabak. O lokmanın içinde tarih vardı, sabır vardı, saygı vardı. Ve bir de şu his: “Sen bu şehre sadece bakmadın… Artık onun bir parçası oldun.” Çünkü öyle anlar vardır ki; bir tabak yemek, o şehrin seninle kurduğu en samimi bağ olur. O an, Edirne beni hem misafiri yaptı, hem ev sahibi. 
Ve sonra fark ettim… Lezzet dediğimiz şey, sadece damakta kalan tat değilmiş. Ortam, insan, koku, zaman… Hepsi bir araya gelince lezzet dediğin şey anlam bulurmuş. Tıpkı hayat gibi. Sadece içindekiler değil; Nerede, kimle, nasıl yaşadığın da önemliymiş.
Sonra sıra geldi badem ezmesine… Ama bu sefer sadece yemek yetmedi. Yapmak istedim. Elimle yoğurmak, kıvamını hissetmek… Ve fark ettim ki… Bu, sadece badem ve şeker değil. Bu, zamanın tarifi. Sabır, dikkat, sevgi… Ve biraz da bırakma becerisi. Hayat da böyle değil mi? Ne kadar yoğurursan yoğur… Bırakman gereken yer hep geliyor. Ve bazen en güzel tat, kontrolü bıraktığında çıkıyor.
Bugün Edirne’deydim. Ama sadece bir şehir gezmedim. Meriç’in kıyısında bekledim, Taşın gölgesinde durdum, Ciğerin kızgın yağında piştim, Bademin hamurunda yoğruldum… Ve hepsini içime aldım.
Ve her biri bana şunu fısıldadı: “Handan… Yol sadece haritada değil. Yol, bazen Meriç’in kıyısında, Bazen ciğerin kızgın yağında, Bazen bademin hamurunda, Ama en çok da… senin kalbinde.”
Ve işte o yüzden,
Edirne’den bildiriyorum:
Bugün içimdeki yolların diğer yarısını da tamamladım.