Doç. Dr. Cenk Demiroğlu /Umeå Üniversitesi, İsveç
Türkiye, özellikle 1980’lerden günümüze turizmde önemli ilerlemeler kaydetmiş, son yıllarda ise bu ilerlemesini çeşitlendirme stratejileri ile zenginleştirme yoluna gitmiştir. Bu yoldaki en önemli adımlardan biri, deniz-kum-güneş ürünü kadar yüksek bir potansiyel barındıran kış sporları turizmine yönelik artan farkındalıktır. Son yıllarda ulusal, bölgesel ve yerel çapta kış sporları turizmi projeleri hayata geçirilmeye başlamış, geleceğe yönelik yeni planlar masaya yatırılmıştır. Bu yazıda, Türk kış turizmindeki gelişmelerin öncelikle kronolojik bir açıdan ele alınması, sonrasında ise bir durum değerlendirmesi ile yakın gelecekte çözülmesi gereken mevcut sorunların ortaya konması amaçlanmaktadır. Türklerin kayakla tanışması insanlık tarihi kadar eskidir. Çinli bilim insanlarının yaptıkları güncel çalışmalar, Orta Asya toplumlarında kayak faaliyetlerinin yaklaşık 10 bin yıldır süregeldiğini ve kayakla yaklaşık 6 bin yıl önce tanışmış İskandinav coğrafyasından ziyade Orta Asya’nın “kayağın beşiği” olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte; İskandinavya, özellikle de Norveç, kayağın bir ulaşım, av ve muharebe aracından bir spor ve rekreasyon aracına evirilmesinde 19. yüzyılla birlikte önemli bir mekan olmuştur. Türkiye coğrafyasında ise, Meşeköy’de (Rize) yüzyıllarca süren bir gelenek olan ve snowboard sporunun atalarından biri olarak görülen “üzme tahtası” – popüler adıyla “Lazboard” – bir yana konulursa, halkın ata sporu ile tekrar tanışması ancak I. Dünya Savaşı’nda askeri nedenlerle gerçekleşmiştir.
Cumhuriyetin kurulması ile 1930’lu yıllarda Uludağ’a ilk kış sporları amaçlı turistik geziler gerçekleşmiş, ilgili federasyonun kurulması ile sporun ülke geneline yayılmasına yönelik çabalar artmıştır. 1950’li ve 60’lı yıllar ile de bir kayak merkezinin “alamet-i farika”sı sayılan ilk mekanik tesisler kurulmaya başlanmıştır. Türk turizmi, en önemli atılımını 1980’li ve 90’lı yıllarda yapmış, özellikle deniz-kum-güneş ürününe dayalı kitle turizmini geliştirme adına bir dizi stratejiler izlemiştir. Bunun yanında, mevcut kayak merkezlerinin birer “turizm merkezi” olarak tanınması ve yenilerinin önerilmesini sağlayan plan ve projeler de gündeme alınmıştır. Ancak bu konularla ilgili asıl ivme 2000’li yıllarda gerçekleşmiştir. 21. yüzyılla birlikte, özellikle kamunun girişimleriyle kış sporları turizminin arzına yönelik önemli gelişmeler kaydedilmiştir. “10. Kalkınma Planı” ve “Türkiye Turizm Stratejisi 2023” içeriklerinde de görüleceği üzere, kış turizmi öncelikli gündem maddesi haline gelmiş, ülkedeki kayak alanlarının sayısı 50’ye ulaşmıştır (www.kayakharitasi.com). Bu artış kimi zaman yerel girişimlerle ortaya çıkarken, kimi zaman da “Erzurum- Erzincan-Kars Kış Turizmi Koridoru” ve 2026 Kış Olimpiyat Oyunları Adaylığı gibi mega projeler çerçevesinde de yeşermiştir. Türkiye’de kış sporları ve turizminin geliştirilmesi için ulusal düzeyde kesin bir irade olduğu gözlemlenmektedir. Bunun bir tezahürü olarak, 2016 sonunda Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Gençlik ve Spor Bakanlığı kış turizminin geliştirilmesine yönelik bir protokol imzalamış ve projenin yürütülmesi için Türkiye Kayak Federasyonu’nu görevlendirmiştir.
Federasyonunun 12 yıllık gelişim öngörüleri içinde ülkedeki kayak merkezi sayısını 100’e çıkarmak ve böylece 5000 konaklama tesisi açılmasına önayak olmak yatmaktadır. Arzda bu gelişim sağlanırken, yurtiçi kış sporları turisti sayısının 4 milyon kişiye yükseltilmesi planlanmakta ve yabancı turist sayısı olarak da senelik 10 milyon ziyaretçi hedeflenmekte ve böylece yıllık 11 milyar Avroluk bir gelir elde edilmesi beklenmektedir. Federasyon bu doğrultuda bir yandan arzı geliştirmek için dünyanın en büyük kayak merkezi geliştirme ve yönetme şirketlerinden Fransız Compagnie des Alpes ile anlaşmış ve ulusal çapta bir mekânsal uygunluk taraması başlatmış, diğer yandan ise talebi geliştirmek için özellikle genç nüfusa yönelik projeler ele almıştır. Ancak gelecekte tüm bu hedeflere daha da sağlam bir şekilde ulaşmak için dört temel soruna odaklanmak yararlı olacaktır: iklim değişikliği, pazar darlığı, güvenlik algısı ve destinasyon yönetimsizliği…
İklim değişikliği, sadece Türkiye’yi değil, kış sporlarının uygulanabildiği yaklaşık 80 ülkeyi doğrudan etkileyen bir sorun olmaktadır. Artan sera gazı salımlarına bağlı genel ısınma eğilimi, kış sporlarının elzem bir unsuru olan kar örtüsünün miktar ve süresinde azalmalara neden olmakta ve kış sporları merkezlerinin finansal durumunu zorlamaktadır. Bununla birlikte, iklim değişikliğine nispeten daha dayanıklı bir konuma sahip kayak merkezleri, daha kırılgan olan merkezlerin kaybedecekleri müşteri kitlelerini kendilerine çekme fırsatına da sahiptirler. Kayak merkezi envanterini ulusal çapta gözden geçiren Türkiye de, bu noktayı dikkate alırsa, iklimsel çeşitliliğinin getirdiği avantaj sayesinde öncelikle doğal kar güvenirliği en yüksek yerleri gelişime açabilir, gerektiği takdirde de yapay karlama desteğine başvurmak adına en soğuk ve en rutubetsiz bölgeleri için planlamaya geçebilir. Ancak yapay karlamaya dayalı bir geliştirme yaklaşımı söz konusu olduğunda, bu teknolojinin yatırım ve işletme maliyetleri ile enerji ve su tüketimi dikkatlice hesaba katılmalıdır.
Türkiye, kış turizmi gelişimini 1980’lerin deniz-kum-güneş turizmi sürecine benzer bir yaklaşımla ele almadan önce, uluslararası pazar yapıları arasındaki kritik farkları dikkate almalıdır. Zira dünyanın belli başlı turist gönderen ülkeleri, deniz-kum-güneş arzı açısından zayıfken, kış sporları mekanlarına yönelik genel bir uygunluk içerisindedir ya da fiziksel ve kültürel olarak yakın kara komşularının arzıyla bu taleplerini giderebilmektedir.
Tahminlere göre, dünyada yaklaşık 120 milyon kış sporları meraklısı bulunmakta, bunların sadece 15 milyonu uluslararası seyahat gerçekleştirmektedir. Diğer bir deyişle; kış sporları turizmi faaliyetleri, genel olarak bir iç turizm hareketidir. Almanya, İngiltere, Hollanda ve Rusya dışında önemli miktarda turist gönderen ülke sayısı çok azdır. Ayrıca bu uluslararası hareketin ana destinasyonu da başta Avusturya ve Fransa olmak üzere Alp ülkeleri olmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’de kış sporları turizmi arzı geliştirilirken, uluslararası pazardan evvel iç pazara göre hesap yapılmalıdır.
Nitekim, dünyada en fazla kayakçı sayısına sahip ülkelerden biri olan ve de yurtdışına en fazla kış turisti gönderen Almanya’da kış sporları önce okullarda öğretilmiş, sömestr tatilleri bu spor ekseninde planlanmıştır. Bunun karşılığında hem Almanya’daki irili ufaklı 600 kadar kayak alanını hem de komşu Alp ülkelerini besleyen 15 milyon kişilik dev bir pazar oluşmuştur. Türkiye’de de benzer bir şekilde kış sporlarının önce tabana inmesi, milli eğitim müfredatı ve üniversitelerde gerekli önemi görmesi ve kış tatillerinin uygun bir şekilde planlanması gerekmektedir. Bu iç sigorta sağlandıktan sonra, gerek iklim değişikliği dolayısıyla mekânsal ikame eğilimi gösterecek dış pazarlar, gerekse kış sporları ve/ veya ortamını Türkiye’de deneyimleme isteği taşıyabilecek Orta Doğu pazarı önemli bir alternatif olacaktır. Dış pazarlar hedeflendiğinde, Türkiye’nin on yıllardır süregelen “yaz” imajı ve son yıllarda yükselen “kültür” imajının kırılarak ya da işbirliğine gidilerek “kış” imajının da ortaya çıkarılması gerekecektir. Söz gelimi, Kapadokya ve İpek Yolu gibi kültür destinasyonlarını kayak merkezleri ile yoğuran pazarlama faaliyetleri şimdiden gözlemlenmektedir.
Türkiye, 2000 m’nin üzerindeki yaklaşık 83.000 km2‘lik arazisi ile kış sporları turizminin gelişimine yönelik devasa bir fiziki potansiyel barındırmaktadır. Ancak bu arazinin çok büyük bir bölümünü içeren bazı iller, (asayiş olayları açısından ülkenin geri kalan birçok ilinden daha güvenli olsa da) yurtdışında ve ülkenin geri kalanında yerleşmiş terör algısı nedeniyle çekiciliklerini yitirebilmektedir. Öte yandan, bu bölgelerin sosyoekonomik gelişmişlik düzeylerini yükseltmekte çok önemli bir araç olabilecek kayak merkezlerinin, bu gelişmelerden rahatsız olacak çevrelerin fiilli saldırılarına hedef olma ve zaten mevcut bulunan olumsuz algıyı pekiştirme riski de mevcuttur. Geçiş döneminde gerek güvenlik birimleri gerekse tanıtım ve medya oluşumlarına büyük sorumluluk düşmektedir.
Kayak merkezleri sağlıklı bir sosyoekonomik ortam sağladığında ise, insanları asayiş dışı faaliyetlere yönelten bazı nedenlerin de azalarak ortadan kalkabileceği düşünülmektedir.
Yukarıda bahsi geçen “yaz imajı”, “güvenlik algısı” gibi sorunların var olmasının bir sebebi, bu tür resimleri yönetebilecek bölgesel çaplı profesyonel turizm kurumlarının var olmamasıdır. Bu sadece kış turizminin değil genel olarak Türk turizminin temel bir sorunudur. Doğal ve beşeri her imkana sahip ancak yönetimden yoksun destinasyonlar, ancak en güzel odalara ve restoranlara sahip ama genel yönetimi olmayan oteller kadar başarılı olabilirler. Bu açığı kapatmak için devreye girecek profesyonel bir “destinasyon yönetim örgütü”nün faydası sadece tanıtım ve pazarlamayla sınırlı kalmayacak, ürün geliştirme ve operasyonel konularda da bütünsel bir mükemmellik getirecektir. Bu türden bir yönetişim çerçevesi ülke genelinde uygulamaya alınmadığı takdirde, tesisler fiziksel olarak ne kadar üstün olursa olsun, toptan rekabetçilik adına hep bir adım geride kalacaktır. Türkiye’de son yıllarda master planlar çerçevesinde oluşturulan büyük kayak merkezleri sayesinde, destinasyon yönetim modelleri de hayata geçmeye ve diğer kayak merkezleri ve hatta turizm bölgelerine de örnek olmaya başlamıştır. Ancak bu örgütlerin geçen zaman içerisinde kamu modelinden karma veya kurumsal modele geçiş yapması nitelik ve rekabetçiliği yükseltebilecektir.
Destinasyon yönetiminin yakın zamanda 3. Turizm Şurası’nda etraflıca ele alınmış olması, bu konuda yakın gelecekte somut adımlar atılabileceğine dair bir umut yaratmaktadır.
Türkiye, kış sporları turizmindeki potansiyelinin son yıllarda farkına daha fazla varmış, gerek yerel gerekse ulusal düzeyde birçok paydaş bu turizm türünü geliştirmeye yönelik girişimlerde bulunmuştur. Bu girişimler sonucunda ülkenin toptan turizm ürününün zamansal ve mekânsal açıdan çeşitlenmesi ve böylece bölgesel gelişmişlik seviyelerinin dengelenmesi ve turizm istihdamının bir istikrara kavuşması mümkün olabilecektir. Ancak böylesi bir makro hedef yolunda destinasyon yönetimsizliği ve güvenlik algısı gibi içsel zayıflıkların giderilmesi ve iklim değişikliği ve pazar darlığı gibi tehditlerin doğru stratejilerle fırsata çevrilmesi büyük önem arz etmektedir.