Ürgüp’te bir Başyapıt!

Hüseyin Bölük
Hüseyin BölükAjwa Hotel Kapadokya F&B Müdürü
04 Haziran 2019, 13:35

MÖ 3000’lü yıllarda Asurlularla başlayıp sırasıyla; Hititler, Frigyalılar, Persler, Roma İmparatorluğu, Moğollar, Selçuklu, Karamanoğulları ve nihayetinde Osmanlı ile günümüze taşınan güzel atlar ve periler diyarı Kapadokya!

Medeniyetlerin beşiği Kapadokya’nın ortasında tıpkı; Tarihi - büyük bir kütüphanenin tozlu rafları arasında kalmış, birinin yeniden açıp okumasını bekleyen bir sihir kitabı gibi duran inci tanesi Ürgüp…

Tozlu raflar arasında kalmış deyince bazı okurların ‘bu kadar acımasız olma oradaki turizm hiç de yabana atılacak cinsten değil, sen neyin tozundan bahsediyorsun be adam!’ dediğini duyar gibiyim.

Bu serzeniş bana Bodrum- Milas arasındaki bir doğa harikası vadiyi işleten işletme sahibi ile girdiğim diyaloğu anımsattı.

Doğa müthiş, su bol vesselam lakin yemeye doğru düzgün bir şey bulamadığınız gibi her yer virane!

İşletme sahibine dedim ki;

- Bakın biz yerliler önemli değiliz lakin gelen bu turistler sayenizde bizleri ve Türk mutfağını yanlış tanıyorlar. Ben de yardımcı olayım gelin şuranın çevresini düzenleyelim, mutfağımızdan adam gibi lezzetli otantik birkaç yemek koyalım, buranın çehresini değiştirelim, ne dersiniz?

İşletme sahibinden diyaloğu oracıkta bitiren bir yorum gelmez mi?

-İnsanlar buranın suyuna geliyor, başka bir şeye gerek yok!

Bu hatıramdan bu sefer de buradaki mevcut işletmelerin kötü oldukları anlamını çıkarmayalım lütfen. Maalesef ülkemizin genelinde olan hastalığın altını çizmeye çalışıyorum! Özünü yansıtmaktan korkma hastalığı! Bizi biz yapan değerleri unutmaya çalışma, tarihi yeterince bilmeme, her şeyin kolayına kaçma, ucuz ticaretle sözüm ona daha fazla kazanma hastalığı! Bilmem anlatabildim mi?

Neyse bu çok uzun bir giriş oldu. Lafı fazla dolaştırmadan yapımı büyük bir aşk ve hızla süren ‘Başyapıt’ konusuna gelmek istiyorum. Yani AJWA KAPADOKYA’ya…

Tarih tekerrürden ibarettir sözü doğruymuş vesselam. Neden diyeceksiniz.

Yukarıda sıraladığım onca medeniyetin ihtişamlı parlak dönemlerinden sonra Kapadokya şimdilerde telaşlı bir hazırlık içinde. Tarih, doğa, çocuk, hayvan, insan aşığı bir adam kardeş ülke Azerbaycan’dan kalkıp gelmiş ve tozlu raflar arasından Ürgüp’ü almış parlatıyor! Maddi manevi olarak tüm benliği ile didiniyor adeta.

Tıpkı bir maestro gibi tüm dünyayı seferber etmiş tarihle konforu bir arada sunabilmek için.

Bütün işini gücünü, özel hayatını ikinci plana atmış, orkestrasının bizzat başında sabahtan akşama kadar elindeki batonu meltem esen seher yeli gibi ahenkle bir o yana sallıyor bir bu yana.

Tüm alt yapı Avrupa ve Amerika’dan, peyzaj Ukrayna’dan, ülkemizin nadide bitkileri dışındaki birkaç çok özel bitki İtalya ve Japonya’dan, Mobilyalar Şam el işçiliği ve Anadolu’nun her köşesinden unutulmaya yüz tutmuş ve muhtemelen bizim nesilden sonra tamamen unutulacak olan tarım-hayvancılık gereçleri…

Bu tarihi yaşam alanı adeta slow life ile lüksün ahenkli uyumu gibi. Otuz üç dönüm arazi üzerinde aslına uygun olarak inşa edilmiş Kervansaray, Kale, Çarşı, Cami ve Kapadokya’ya has mağara süitler.

Organik bahçeler, köy meydanı, tarihi çeşmeler, küçükbaş hayvanların olacağı küçük bir çiftlik.

Yaşam alanına daha adımınızı atar atmaz sanki İran veya Hindistan’dan mal getiren bir kervandaymışsınız da geceyi geçirmek için Kervansaraya uğramışsınız gibi hissetmeye başlıyorsunuz.

Arnavut kaldırımlı dar sokaklardan yürürken omzunuza kelebek konuyor, kaya bülbülleri tatlı diliyle arı avında…

Kaplumbağalar aheste takılıyor çimenlerde, sırf insanoğlunun anlamsız telaşına inat!

Kervansaraya adım attığınızda el dokuması kilimlerin, el oyması antika pencere ve kapıların arasından geçerek avludaki şadırvana varıyorsunuz. Cam kubbeli avlunun ikinci katını şöyle bir süzüyorsunuz hayranlıkla. Sanki Kapadokya bölgesi derebeyi Kılıçaslan çıkıverecek sanıyorsunuz kapının birinden…

Sonra koca gövdeli zeytin ağacının dibindeki Suriye/Şam işçiliği Sedef koltuğa oturup masmavi gökyüzünü seyrediyorsunuz mest olmuş bir yüz ifadesi ile…

Sokaklarında dolaşırken içinizdeki çocuk çıkıveriyor meydana ve tutuyor elinizden. Hem sağa sola çekiştiriyor hem de telaşlı telaşlı bir şeyler anlatma derdinde. Belli ki uzun yıllar içinizde hapsolmak sabırsız yapmış ve biliyor hayata verdiğiniz bu kısa moladan sonra tekrar hapsolacağını…

Soluklanıyorsunuz bir Sakura ağacı gölgesinde. Anneannenizin tel dolabından kavurma yürüttüğünüz, meyve bahçelerine dadandığınız günleri, imece hallerini anlatıyor size. Gölgede soluklanırken kendi kendinize güldüğünüzü fark ediyor ve oralı bile olmuyorsunuz! Unutulmaya yüz tutmuş araç gereçleri göz ucuyla süzerken içlerinden anımsayamadıklarınız oluyor elbet. Annenizi veya babanızı aramaktan alı koyamıyorsunuz kendinizi, bu neydi diye sormak için. (Tüm samimiyetimle söylüyorum; ben aradım…!!!)

Mazide yaptığınız bu tatlı yolculuktan sonra acıktığınızı fark ettiriyor size ‘Zeferan’dan gelen kokular. Bahçevan bir acur yıkayıp veriyor size birkaç da kiraz domates.

- “Yiyiverin gari” diyor tatlı şivesi ve tüm doğallığıyla.

Kebap kokularını burnunuza çeke çeke varıyorsunuz lokantaya ve bırakıyorsunuz kendinizi ‘Zeferan’da Yaşayan Mutfak’ın ustalarının maharetli ellerine…

Bakın Ramil Şefin biraz önce yaptığı tandır ekmeği geliyor dumanı üstünde. Köy tereyağı nasıl da eriyiverdi hemen. Tabii tereyağı ile siz de eriyip gidiyorsunuz oracıkta çünkü Azerbaycan ve tüm Anadolu masanıza serilmiş adeta…

Yemeği çok kaçırdınız elinizde olmadan. Bu sefer siz kızıyorsunuz içinizdeki çocuğa bu kadar abartacak ne vardı ki diye!

Kulağından tutup SPA’ya götürüyorsunuz hadi bakalım erit şimdi diye…

Masaj, havuz, sauna derken metabolizma geliyor kendine.

Geliyor gelmesine de çocuk yine başlıyor;

-Hadi köy meydanına gidelim, tepede uçurtma uçuralım, çocuk parkında oynayalım demeye ve elim sende deyip başlıyor koşmaya…

Çok mu masala bağladım sizce? O zaman 2019 Ekim - Kasım ayı itibari ile gelin de görün ne diyeyim…

İnsan odaklı olunca, özünden utanmayınca, doğaya âşık olunca, masraftan kaçmayıp yarınlara bir değer bırakma derdinde olunca bu sonuç çıkıyor ortaya!

Şimdi soruyorum siz değerli okurlarıma; - Biz Türk yatırımcılar, yerel yöneticiler, turizmciler hatta bakanlık olarak bu olayın neresindeyiz? Bunun cevabını vermek için bu nadide Başyapıtın hemen yanındaki muhteşem bir o kadar da çöp yığını haline gelmiş hatta kanalizasyon akıtılan vadiye bakmanız yeterli!

Kimse kusura bakmasın hamburger tekniği gibi iki pozitif arasında bir negatifi hissettirmeden vermek yerine iki negatif arasında pozitifi verdim ki canımız acısın! Acısın ki, kendimize gelelim. Çünkü doğayı bu hızla katletmeye devam eder, her şeyin kolayına kaçar ve yeniden çalışıp üretmezsek bizi kurtaracak güzel bir Ülke de kalmayacak elimizde! Kendi çöpümüze sahip olamazken başka ülkelerin çöplerini de aldığımızı anımsarsak hiç de haksız olmadığım aşikâr!

Sözlerimi bir Başyapıt olan AJWA KAPADOKYA’nın sahibine yılın hatta yılların turizm ödülü verilmesi gerektiğini belirterek noktalamak istiyor ve kendisine ülkem ve turizm camiası adına şükranlarımı sunuyorum…

Not: Yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarlar sorumludur. www.turizmajansi.com ile bağlantı kurulamaz; site sorumlu değildir.
Yorumlar
Semih deniz
12 Haziran 2019, Çarşamba 10:53
Harika bir tasvir. Çetin şartlar da zor bir uğraş.kolay gelsin.
Hakan karabulut
11 Haziran 2019, Salı 10:46
Harika bir yazı eline kalemine yüreğine sağlık.. çok merak ettim bu güzel başyapıtı..
Neşe TAŞ
07 Haziran 2019, Cuma 08:39
Bir an önce gelmek, görmek istedim. Bu nasıl güzel anlatımdır, bu ne kadar güzel bir ifade şekli. Adeta insanın damarlarına işliyorsun sayın şefim.. Tıpkı yemeklerinde yansıttığın lezzet ve elit'liğin gibi. Sen gibi profesyonel bir insanı, sen gibi muhteşem insanı Türkiye özlemişti...İYİ Kİ varsın...SEVGİ ve SAYGILARIMIZLA...
 
  Yorum için en fazla 1000 karakter girişi yapılabilir!
captcha