'IT City’lere dönüş

Yağmur Korkmaz
Yağmur Korkmaz Strategyio Dijital İletişim Ajansı Kurucu Ortağı
08 Ekim 2019, 16:24

Evet, yanlış okumadınız. Tam olarak It City’den bahsediyorum. Pek çoğunuza “It Girl” trendini hatırlattığına eminim. Özellikle 90’lı kuşağın çocukluktan yetişkinliğe geçiş yaptığı dönemde sıklıkla duyduğu bu kavram turizmde de karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Ama önce It Girl ifadesini hatırlamaya ne dersiniz?

Stiliyle, duruşuyla genç kadınlara örnek olan ve bir dönemi etkisi altına alan It Girl kavramı, ilk olarak 20.yüzyıl başlarında İngilizce üst sınıf toplumunda ortaya çıktı. Güzellik, çekicilik, trend belirleyici, zıtlıkların uyumu… Bu kelimelerin hepsi bir It Girl ya da “O Kız” trendini tanımlarken rahatlıkla kullanılabilir. Örneğin “O güzellik değil; başka şekilde ifade etmek gerekirse iyi konuşmak da değil. O sadece ‘o'”, diyor Rudyard Kipling. Elinor Glyn, “it” kavramını, iki cinsin de ilgisini çeken kişiler olarak tanımlıyor. Ben de bir tanım eklemek istiyorum: Kitleleri peşinden sürükleyen bir çekim gücü… Bu güç toplumun tüm kesimlerini etkisi altına almakta oldukça yetenekli. Duruşu, iç hazinesi, trendlere hakimiyeti ve dengesizlikler arasında yakaladığı kusursuz uyumla dalgalarının etkisini erişebildiği her yere ulaştırıyor. Domino teorisinden oldukça farksız… Çünkü It Girl’ler etki çeperindeki herkesi kendisine benzetiyor. Şimdilerde ise dijital dünyadaki popülariteleriyle tanınan O Kız’lar yüzü oldukları markalar, tercih ettikleri tatil destinasyonları ve yüzlerini nadiren paylaştıkları sevgilileriyle milyonlarca insanı peşlerinden sürüklemeye devam ediyorlar.

Peki, şimdi farklı bir şey deneyelim: It Girl kavramının destinasyon pazarlamasında yepyeni bir gerçeklik kazandığını düşünmeye başlayalım. Mevcut tarihi, kültürel ve doğal zenginlikleriyle milyonlarca turisti kendisine hayran bırakan metropollerin modern dünyanın yenilikleriyle bir araya gelerek O Şehir’lere dönüştüğünü hayal edin. Henüz görmeye fırsat bulamadığınız bir şehrin aslında her sabah ne paylaştığına baktığınız o kız olduğunu varsayalım… Bugün ne giyindi? Hangi çantayı kullandı? Nerede kahvaltı yapacak? Evet, bir şehri en az Meghan Markle kadar merak ettiğinizi hayal edelim. Bu mümkün mü? Elbette mümkün… New York, bu yaklaşıma örnek verilebilecek şehirlerin ilk sırasında yer alıyor. Yeni dünyanın ve Batı kültürünün tüm kozmopolit ve modern yüzünü iç içe barındıran bu kent, sahip olduğu ya da olmadığı tüm ögelerle özellikle dünyanın diğer ucunda “O Şehir” olarak algılanmaktadır. Ruhu, sesi, şehrin her köşesinden görülebilen gökdelenleri, müziği, stili, tüm kente hakim devasa parkı ve modern çizgisiyle New York yaşayan bir It City’dir. Fakat buradaki temel gücün şehrin doğal özelliklerinde yattığını iddia etmek yanlış olur. Çünkü New York aynı zamanda bir pazarlama dâhisi… Destinasyon pazarlamasıyla ilgilenenlerin dikkat etmesi gereken asıl konu da burada gizli. Şehirleri bir marka gibi pazarlamak yerine, şehrin kendisinden bir marka yaratmak…İkisi arasındaki farkı şöyle açıklamak mümkün: Tüketim toplumlarında sıklıkla tercih edilen moda markalarının herhangi bir mağazasına girdiğinizde, hangi sezonda olursanız olun, üzerinde New York baskısı bulunan basic bir t-shirt ya da sweatshirt görmeniz kaçınılmazdır. Siyasiler buna Amerikan emperyalizmi deseler de pazarlamacıların bunu fırsata çevirip “Destinasyon Pazarlaması” demesi gerekir ki bir şehri rüya şehre dönüştürmek de bundan ibaret. İstanbul’dan X bir ülkeye seyahat ettiğinizde üzerinde İstanbul yazan herhangi bir pazarlama materyali görmeniz pek mümkün değildir. Ancak New York ya da London yazan bir defterle ya da telefon kılıfıyla karşılaşmanız yüksek bir olasılığa sahiptir. Çünkü destinasyon pazarlaması bir şehrin bulunduğu yerden sahip olduğu tüm güzellikleri çevresine tanıtmasından öte bir algı yönetimidir.

Buradaki temel yaklaşım potansiyel turistlere yakın olmaktan geçiyor. Henüz şehrinizi ziyaret etmemiş herkes, yaşadığı ülke her ne kıtada olursa olsun bizler için bir potansiyeldir. Fakat onları kazanmak ne yazık ki yalnızca uçak içi ekranlarda şehrin birbirinden farklı açıdan çekilmiş drone görüntülerini süresiz bir şekilde döndürmekle bitmiyor. İşin kötü tarafı, tutkuya dönüşmemiş bir şehri Finans Merkezi’ne dönüştürmek de bir çözüm değil. Ülkelerin turizm faaliyetlerini sağlam temellere oturtmak için özellikle şehirlerin turizm ofislerine büyük roller düşüyor.

Nitelikli Bir Turizm Ofisi Değişimin Tek Anahtarı

Size korkunç bir gerçeği açıklamak isterim. Türkiye’de neredeyse hiçbir şehrin turizm ofisi bulunmuyor. Ne yazık ki İstanbul da bu şehirlerin içerisinde yer alıyor. Peki, turizm ofisi olarak adlandırılan bu stratejik organın görevlerini kim yerine getiriyor? Belirsiz… Bu belirsizlik ise şu ironiye zemin hazırlıyor: Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verilerine göre geçen yıl Türkiye’yi 46,11 milyon kişi ziyaret ederken söz konusu rakam İstanbul için 12 milyon 355 bin 122’ydi. Özellikle İstanbul terörün uğrattığı zararın yaralarını beklenenden oldukça hızlı kapatıyor. Ama durun! Paris yıllardır teröre ve mültecilerin yarattığı kaos ortamına dayandırdığımız tüm argümanları çürütmek konusunda oldukça iddialı… Paris Turizm Komitesi açıklanan veri bunu destekler nitelikle… Yapılan çalışmaya göre 2018’de Paris’i 50 milyon kişi ziyaret etmiş. Üstelik sarı yeleklilere rağmen… Bir yıl içerisinde Paris’i ziyaret eden turist sayısının, Türkiye’yi ziyaret eden turist sayısını geride bıraktığı gerçeği yıllardır arkasına sığındığımız terör argümanı çürütür nitelikte… O zaman sorun nerede? Sorun tam olarak şurada: Şehirlerin turistik değerleri üzerinde ayrışmış stratejiler ve bu stratejileri uygulamaya geçirecek kuruluşlar yok. Önümüzdeki yıllarda da benzer karşılaştırmaları okumamak adına bu konunun acilen çözülmesi şart. Özellikle İstanbul gibi devasa bir şehrin turizm faaliyetlerini geliştirilmesi ve şehre bir an önce nitelikli bir turizm ofisinin kazandırılması gerekiyor.

Dünyanın En Büyük Havalimanına Sahip Olmak Yeterli Değil

Son günlerde İstanbullular olarak övündüğümüz en büyük gelişme herkesin de dilinden düşmeyen İstanbul Havalimanı… Artık dünyanın sıfırdan inşa edilen en büyük havalimanına sahibiz. Bu harika bir gelişme olabilir. Özellikle havacılığın merkezinin doğuya kaydığı verisi önümüzdeki 20 yıl boyunca gündemimizi meşgul edeceğini düşünürsek İstanbul’un bir aktarma merkezine dönüşeceği gerçeğini de yatırmak gerekir. Peki, İstanbul için aktarma merkezi olmak yeterli mi? İstanbul’un kaç imparatorluğa başkentlik yaptığından söz etmeyeceğim. Günümüz İstanbul’unu hatırlatmak istiyorum. Sahip olduğu değerleri, dinamizmi, ruhu… İstanbul sadece aktarma merkezi mi olmalı? Yani bu şehir bir deneyim merkezi olmayı hak etmiyor mu? Kesinlikle hak ediyor. Bu yüzden şehre hak ettiği her ne ise bir an önce verilmeli. İhtiyacı olanlar belirlenmeli ve uygulanmalı… Çünkü ruhunu arayan bir şehir kitleleri asla peşinden sürükleyemez. Şehir özgürlüğüne kavuşmalı, sesini duyurmalı, yeni insanlarla tanışmalı. Bu da ancak ve ancak ihtiyaçlarının belirlenmesiyle mümkün kılınabilir.

Dijital Dönüşüm: Şehirlerin Temel İhtiyacı

Son yıllarda veri madenciliğinin önem kazanmasıyla şirketlerin birer birer dijital dönüşüm süreçlerine başladıklarını görüyoruz. Tüketicileri dinlemekten ya da sosyal medyayı aktif kullanmaktan söz etmiyorum… Bunların çoğu tamamlandı zaten. Burada altını çizmek istediğim konu karar alırken ya da ihtiyaçları belirlerken verileri işlemek. İçerisinde “dijital” kelimesi geçmese dahi verileri işleyen ve işlediği verilere uygun aksiyon alan her şirket bu dönüşümü tamamlamış sayılır. Peki bu süreç şehirlerin turistik operasyonları için mümkün kılınabilir mi? Elbette! Dijital dönüşümü kucaklamış bir şehir turistik amacı ne olursa olsun bir turistin tüm ihtiyaçlarını ve isteklerini karşılamış demektir. Dünyada bu başlığa örnek oluşturabilecek güzel uygulamalar mevcut. Avusturya’nın başkenti Viyana’yı ziyaret ettiğinizde satın alacağınız Vienna City Card ya da Vienna Pass farklı özelliklere sahip olsalar da ortak bir amaca hizmet ediyor: Deneyimi merkezileştirme ve veriyi işleme… Bu kartlar şehirde bir turist olarak ihtiyacınız olan her şeyi tek bir noktada birleştiriyor ve seyahat deneyiminizi üst düzeye ulaştırıyor. İstanbul’da ne yazık ki böyle bir uygulamanın varlığından bahsetmek mümkün değil. Bir turist olarak İstanbul’a geldiğinizde ulaşımdan müze ziyaretine kadar gerçekleştireceğiniz tüm faaliyetler için farklı kartlar satın almanız gerekiyor. Bu durumda ne yazık ki dijital dönüşüme henüz hazır olmadığımızın en büyük örneğini oluşturuyor.

Uzun Soluklu Stratejiler Öncelik Taşıyor

Şehirlerin turizm gelirlerini artırmak ülkelerin kalkınma planlarının bir parçası… Bu yüzden havalimanları inşa edip köprüler yapıyoruz. Ancak burada atlanan en önemli unsur uzun soluklu stratejilerin belirlenmediği gerçeği… Trendlere hakim olmak, gelecek neslin tutumlarını araştırmak, yenilikleri gerçek kılmak gelişen bir turizm için öncelikleri arasında geliyor. Gelecek nasıl sesleniyor? Dijital sanatlar, deneyim müzeleri, influencer’lar, sanal markalar… Bir şehrin çekici unsurlarını gelecek belirliyor ve It City olmak da bu unsurların güçlendirilmesini gerekli kılıyor. Kısacası betondan ve asfalttan daha fazlasına ihtiyacımız var.

Turizm bacasız bir sanayi değildir. Bu klişeyi bir kenara bırakıp turizmin bir deneyim döngüsünden oluştuğu gerçeğiyle yüzleşen şehirler ya da ülkeler yeni dünyanın kazananları arasında yer almaya devam edecek. Bahanelere yer yok, gerçeklerle yüzleşelim ve İstanbul’a hak ettiğini verelim. Ne dersiniz?

Not: Yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarlar sorumludur. www.turizmajansi.com ile bağlantı kurulamaz; site sorumlu değildir.
Yorumlar
Talha Çamaş
24 Kasım 2019, Pazar 03:27
Uzun zamandır böyle iyi bir analiz ve vizyoner bir makale okumamıştım. Kutluyorum.
Emre Korkmaz
16 Ekim 2019, Çarşamba 03:17
Turizm sektörünün gelişmesi için bu insanlara ihtiyacımız var!
 
  Yorum için en fazla 1000 karakter girişi yapılabilir!
captcha